84. yaş gününü kutlamak için gün sayan Ridley Scott, sadece meslektaşlarına değil tüm insanlığa ders niteliğindeki verimlilikte bir yıl geçiriyor. Bu yılki ödül sezonuna iki iddialı film birden yetiştiren usta yönetmenin bu iki filminden daha az beklenti yaratanı The Last Duel‘ın iyi çıkması yılın en çok beklenen filmlerinden House of Gucci için beklentileri arşa çıkarmıştı. Ne var ki filmin ilk eleştirileri ve izleyici yorumları beklenenden çok daha düşük gelince filme dair beklentim bir anda dibe vurdu. Yine de bu durum, böylesine yıldızlarla dolu bir kadroyu sinemada izleme şansını kaçırmama sebep olamazdı…

Aldo Gucci (Al Pacino) ve Rodolfo Gucci (Jeremy Irons), aile yadigarı tekstil devi Gucci’nin mevcut temsilcileridir. Artık yaşları ilerlemeye başlayan iki kardeşin oğullarından yana ise pek şansları yoktur. Aldo’nun oğlu Paolo (Jared Leto), kendisini moda konusunda çok yetenekli olarak gören fakat etrafındaki kimse tarafından ciddiye alınmayan tuhaf bir adamdır. Rodolfo’nun oğlu Maurizio (Adam Driver) ise avukatlık okumakta ve ailesinin baskısı altındaki bir yaşama ilgi duymamaktadır. Maurizio’nun bir partide tanıştığı, sosyal becerileri gelişmiş bir kadın olan Patrizia (Lady Gaga), genç adamı kendisine kolayca aşık eder. Bu tutkulu aşk, ailenin temellerini derinden sarsacak olayların bir başlangıcı olacaktır…

Modaya en ufak bir ilgisi olmayan kimseler bile Gucci markasını mutlaka duymuşlardır. Filmde aslında Gucci’nin kuruluş ya da dünyanın en ünlü şirketlerinden birine dönüşüm hikayesiyle ilgilenmiyoruz. İlgilendiğimiz ise Gucci ailesini manşetlere malzeme eden, “anca filmlerde olur” denilesi olayların yaşandığı yıllar… Gerçek ve oldukça popüler olaylardan uyarlanan film, aile şirketlerinin önündeki potansiyel tehlikelerle birlikte aşırı hırsın kişi ve kurumları nasıl etkileyebileceğini gözler önüne seriyor…

Yazının başında da belirttiğim gibi olumsuz yorumlardan ötürü filme oldukça düşük beklentilerle başladım. Fakat ilk kısımdan itibaren oldukça sürükleyici ve ilgi çekici bir yapımı karşımda bulmam beni epey şaşırttı. Filmdeki tüm karakterler çok iyi tasarlanmış ve üst düzey performansların da etkisiyle her biri çok iyi şekilde derinleştirilmiş. Filmin karakterleri önümüze serme konusunda aşırı heyecanlı olmaması ve her birini bizlere tanıtmak için gerekli zamanı kullanması isabetli bir karar olmuş. Filmin 2 saatlik 45 dakikalık süresini dolduracak kadar fazla karaktere ve hikayeye sahip olduğu muhakkak. Hatta bazı karakter değişimlerini daha iyi yansıtmak için biraz daha fazlasına ihtiyacı olduğu bile iddia edilebilir. Buna karşın sürenin bu kadar uzaması temposu hiçbir anında çok fazla yükselmeyen filmin biraz yorucu olmasına neden olmuş…

Filmin ilgi çekiciliğindeki en önemli pay, şüphesiz bir hayli süslü oyunculuk performanslarına ait. Lady Gaga, 2018’de A Star Is Born ile sinemaya iddialı bir giriş yaptığında pek çoğumuz temkinliydik. Fakat şahane performansıyla Oscar’a aday oldu, hatta kazanmanın da kıyısından döndü. House of Gucci ise Lady Gaga’nın başarısının tesadüf olmadığının kanıtı olmuş. Baştan sona karakteriyle çok iyi bütünleşen Lady Gaga, filmin iyi işlemesindeki en önemli şartı yerine getirmiş… Ona eşlik eden Adam Driver çok gösterişli olmayan ama alıştığımız kalitesinde bir performans sunmuş. Genelde kötü karakterlere layık görülen Driver’ın bu kez daha sevilesi bir performans sunduğunu ama filmin ona yeterince performans alanı açmadığını söylemek mümkün…

Geçtiğimiz yıl Hillbilly Elegy‘deki performansıyla Glenn Close, hem Oscar adayı olmuş hem de yılın en kötüleriyle dalga geçmek amaçlı verilen Razzie ödülüne aday olmuştu. Bu ender görülen tuhaf durumu bu yıl da Jared Leto’nun tekrarlaması çok olası. Büyük performanslar sergilemeyi çok seven Jared Leto, eksantrik bir karakter yakalayınca fırsatı kaçırmamış. Tanınmaz hale geldiği karakteriyle sevmesi de nefret etmesi de çok kolay bir performansa imza atmış. Ben seven tarafta yer aldım ve Leto’nun performansını filmin ilgi çekiciliğini katlayan, filme eğlence ve dinamizm katan unsurlardan biri olarak gördüm. Eğer daha önce Oscar kazanmamış olsaydı muhtemelen Oscar’ı da alabilirdi, şu anda da kazanma ihtimali sıfır değil…

Filmin kadrosunda son yılların popüler isimlerine karşın beni en çok heyecanlandıran isim açık ara farkla Al Pacino idi. Usta oyuncu 2000’li yıllarını ziyan edip pek çok vasat işte yer alsa da The Irishman ve Once Upon a Time in Hollywood ile muhteşem bir 2019 geçirip yıllar sonraki ilk Oscar adaylığını almıştı. Sinemada ilk kez Once Upon a Time in Hollywood’daki küçücük rolüyle izleyip hiç doyamadığım ustayı bu kez daha uzun süreli ve çok daha doyurucu şekilde izlemek filmin benim için en değerli noktalarından biriydi. Hala çok yetenekli olduğunu bir kez daha hatırlatan performansının bir Oscar adaylığı daha getirmesi söz konusu olabilir. Fakat Akademi’nin filmi fazlaca sevmesi şart ve şu sıralar bundan hiç emin değiliz. Jeremy Irons da filmde üst düzey performans sunan bir diğer tecrübeli isimdi…

Oyunculuk performansları dışında filmin teknik açıdan da her şeyi yerli yerindeydi. Görüntü yönetmenliği, prodüksiyon tasarımı ve müzik kullanımı çok başarılıydı. Ridley Scott, filmi ne çok ciddi ne de yeterince komik şekilde çekmediği yönünde eleştirilere maruz kalsa da çok alışkını olmadığı türde bence gayet iyi bir iş çıkarmış. Eldeki malzemenin kalitesi düşünüldüğünde daha iyisi de pek tabii mümkünmüş…

House of Gucci, son derece ilginç ve önemli dersler taşıyan bir gerçek hayat hikayesinin seyir zevki yüksek bir şekilde sinema uyarlamasıydı. Doğrusu şu ana kadar neden yeterince sevgi görmediğini pek anladığımı söyleyemem. Genel izleyiciyi ve Akademi’yi eleştirmenlere kıyasla daha çok memnun edeceğini ve Ridley Scott’ın filmografisindeki iz bırakan filmlerden biri olacağını düşünüyorum. Bana göre yılın mutlaka şans verilmesi gerekenlerinden…

House of Gucci

8

Puan

8.0/10