izleryazar olarak yazmaya başladığım 2014 yılından bu yana heyecanla yolunu gözlediğim onlarca önemli film karşımıza çıktı. Fakat hiçbir filmin yarattığı heyecan, birazdan bahsedeceğimiz “Once Upon a Time… in Hollywood”un yarattığının yanına dahi yaklaşamadı. Nasıl heyecanlanmayalım ki? İlk olarak çağımızın en önemli yönetmenlerinden biri olan Quentin Tarantino’nun yakın dönemin en büyük starlarından Leonardo DiCaprio ve Brad Pitt’in başrollerinde olacağı yeni bir projesinin varlığından haberdar olduk. Ardından ikiliye son yılların en parlak kadın oyuncularından Margot Robbie’nin eşlik edeceği haberini aldık. Daha sonra projeye tüm zamanların en önemli aktörlerinden Al Pacino’nun dahil olduğunu öğrendik. Derken haberler birbirini izledi ve tüm zamanların belki de en heyecan verici kadrosu bir araya gelmiş oldu. Filmden gelen görsellerin mükemmelliği, konusunun ilgi çekiciliği, Cannes’dan gelen övgüler de eklenince beklentiler arşa yükseldi…

Tarantino’nun 1960’lar sinemasına, özellikle o dönemin western filmlerine ve tabii ki westernin en büyük ustası Sergio Leone’ye olan hayranlığını biliyoruz. Son iki filmi Django Unchained ve The Hateful Eight’te de o dönemden, Sergio Leone’den pek çok esintiyi görmek mümkündü. Adını Sergio Leone’nin klasikleşen Once Upon a Time filmlerinden alan Once Upon a Time in Hollywood’da ise Tarantino, aslında önceki iki filminden çok farklı bir filmle kişisel üçlemesini tamamlamış oluyor. Yönetmenin bizzat kendisinin de en kişisel filmi olarak gördüğünü açıkladığı film, tür olarak western olmasa da bir western yıldızını merkezine alıyor… 1960’larda bir western dizisiyle yıldızı parlayan, dizinin bitişi sonrasında ise kariyeri düşüşe geçen kurgusal aktör Rick Dalton’ın (Leonardo DiCaprio) ve onun dublörü Cliff Booth’un (Brad Pitt) hikayesi filmimizin odak noktası durumunda…

Once Upon a Time in Hollywood ile ilgili haberler gelmeye başladığında filmin 1960’ların sonuna damgasını vurarak Hollywood tarihinin en üzücü olayları arasına giren Charles Manson cinayetleri hakkında olduğunu öğrenmiştik. O dönem Roman Polanski’nin hamile eşi Sharon Tate’in de Margot Robbie tarafından canlandırılacağının açıklanmasıyla filmin konusunun tamamen bu olaylara odaklanmasını bekliyorduk ki bu düşüncede kısmen yanıldık. Çünkü bugüne dek gerçek olaylarla ilgilenmeyen, buna en çok yaklaştığı Inglorious Basterds’da yaptıkları ortada olan Tarantino yine kurgusal olayları ön planda tutarak Sharon Tate cinayetini fon olarak kullanmayı tercih ettiği bir film koymuş önümüze…

Sinemanın kendine has tarz oluşturma konusundaki belki de en yetenekli ismi olan Tarantino, aslında bu filmle tür olarak tarzının dışına çıkmış gibi gözükse de açıldığı yeni sularda da kendi kimliğini açıkça göstermeye devam ediyor… Tarantino her şeyden önce gerçek bir sinema hayranı ve kendi izlemeyi sevdiği tarzda işler üretmek için çabalıyor. Politik doğruculukla ilgilenmediği gibi filmlerinde mesaj kaygısını da çoğu zaman geri planda tutuyor. Onun için en önemli nokta filmin izleyiciye verdiği keyif. Bu filmde de politik doğruculuğun Hollywood’da zirve yaptığı bir dönemde kendi yolundan şaşmayacağını açıkça gösteriyor. Ana karakterlerden birini kadın katili olarak yaratması, şiddet sahnelerini açıklıkla göstermesi ve cinselliği ön planda tutan çekimlere yer vermesi bunun bariz örneklerinden…

Tarantino, önceki fimlerinin pek çoğunda olduğu gibi yine 2 saat 41 dakika gibi uzun süreli bir filme imza atmış. Aslında filmin ilk kurgusu 4.5 saate yakınmış ve kırpılarak anca bu kadar kısaltılabilmiş. Zorlu kurgu sürecinin de etkisi olsa gerek filmin özellikle ilk kısımları birbirinden çok fazla kopuk, çok fazla dağınık hissettiriyor. Zamanla filmin dağınık düzenine alışıyoruz, bir yandan da kurgu daha derli toplu hale gelmeye başlıyor. Filmin en dağınık anlarında bile ilgiyi üzerinde tutması, sürükleyiciliğini kaybetmemesi ise en büyük başarısı. Bunda da Tarantino, birbirinden parlak yıldızlarına çok şey borçlu. Özellikle filmin en dağınık olduğu ilk kısımlarda Leonardo DiCaprio ile Brad Pitt’i ilk kez bir arada izlemek, ardından iki farklı neslin en büyük aktörlerinden olan Leonardo DiCaprio ve Al Pacino’nun karşılıklı diyaloglarına tanıklık etmek ciddi heyecan yaratıyor… Sonlara doğru ise tempo giderek artıyor ve finaliyle de Tarantino, kendisine ait bir filmde olduğunu henüz idrak edemeyenler için şovunu sergiliyor. Sürpriz kaçırmamak adına detayına girmeyeceğim ancak finali epey beğendiğimi belirtmeliyim..

Once Upon a Time in Hollywood’u izlemeden önce beklentileri doğru ayarlamak gerekiyor. Alışılmış tarzda bir olay örgüsüne sahip bir film değil karşımızdaki. Efsane komedi dizisi Seinfeld, “hiçbir şey hakkındaki bir dizi” olarak ünlenmişti. Once Upon a Time in Hollywood için de okuduğum benzer bir yakıştırma hoşuma gitti. Seinfeld her ne kadar konu olarak çok şey işlemiyor gibi gözükse de hayata dair çok şey anlatıyordu. Once Upon a Time in Hollywood da 1960’lar Hollywood’una dair doğrudan bir olay anlatmıyor gibi gözükse de o dönemin dünyasına dair epey şey anlatıyor. Ve evet bunu çoğu zaman komedi unsurlarını da kullanarak yapıyor ve izleyiciye seyir zevki vermeyi ana hedef olarak tutuyor…

Biraz da yıldızlarla dolu kadromuzdan bahsedelim…

Leonardo DiCaprio, uzun yıllar Oscar alamamasıyla gündemde kendine yer bulmuştu. O çok hakettiği Oscar’ı The Revenant ile nihayet aldıktan sonra ise dört yıl boyunca ortalardan kaybolmuştu. Muhteşem geri dönüşüyle birlikte DiCaprio, çağımızın en büyük aktörlerinden olduğunu bizlere bir kez daha hatırlattı. Yaptığı film seçimlerinde neredeyse hiç hata yapmayıp, kendisine muhteşem bir filmografi oluşturan DiCaprio’nun performansı yine çok iyiydi. Bir önceki filmiyle Oscar’ı almamış olsaydı muhtemelen bu filmle yine adı Oscar’la anılacak ve “acaba bu kez alır mı” diye yine beklentilere girecektik…

Son yıllarda yapımcı kimliğini ön plana çıkarıp oyunculuğu ikinci plana atmaya başlayan Brad Pitt, aslında kariyeri hakkında endişelendirmeye başlamıştı. Bu film şüphesiz onun için de çok büyük bir şans oldu ve doğru rollerde nasıl yıldızlaştığını bir kez daha hatırladık. Performansı, canlandırdığı karakter bir hayli renkliydi… Yapımcı olarak Oscar kazansa da henüz oyunculuk Oscar’ı bulunmayan Brad Pitt’in bu filmle yardımcı oyuncu Oscar’ı kazanabileceği şimdiden konuşuluyor. Oscar’ı kazanır mı şimdiden bilemem ama 2011 yapımı Moneyball’dan bu yana Brad Pitt’in ilk kez Oscar’a aday alabileceği bir rolle karşımızda olması sevindirdi.

Filmdeki en tartışmalı rol ise Margot Robbie’ye ait. Eğer filmde bol bol Margot Robbie izleyeceğiz diye seviniyorsanız kısmen yanılıyorsunuz. Margot Robbie film boyunca hep gözümüzün önünde ancak hikayeden epey kopuk durumda, diyalogu çok az. Tabii bu kısa sahnelerde bile Margot Robbie büyülemeyi başarıyor. Sahnelerinin az olması biraz da Tarantino’nun Sharon Tate’e saygısından kaynaklıymış ve hikayesine çok dokunmak istememiş. Hatta filmin içindeki filmde Margot Robbie yerine Sharon Tate’i görmemiz de bunun bir parçasıymış… Evet, Margot Robbie’yi filmde daha aktif görmek isterdim ama bu hali de filme farklı bir hava ve gizem katmış doğrusu…

Tarantino’nun bu filmde görmeyi çok istediği ve kendisine özel rol yazdığı Al Pacino’nun hikayeye etkisi çok zayıf olsa da onu uzun yıllar sonra üst düzey bir projede ve sinema perdesinde bu dönemin yıldızlarıyla bir arada görmek büyük keyifti. Keşke son yıllarında filmografisine büyük zarar vermeyip az ama bu film gibi büyük projelerde yer almaya devam edebilseydi… Filmde Damian Lewis, Steve McQueen olarak karşımıza çıkıyor ve çok çok kısa süreli sahnesinde döktürüyor. Dakota Fanning, Bruce Dern, Kurt Russell, Zoe Bell, Lena Dunham, Luke Perry, Timothy Olyphant gibi pek çok ünlü isim de kadroda yer alıyor. Filmde dikkat çeken, ayrıca bahsetmek istediğim bir isim daha var ki o da Pussycat rolündeki Margaret Qualley. Bu yıl Fosse/Verdon dizisiyle ilgi çekip Emmy adaylığı çıkaran genç oyuncunun adını bu filmin de katkısıyla bundan sonra daha sık duymaya hazır olun…

Onuncu filmiyle yönetmenliği bırakıp farklı işlere yöneleceğini açıklayan Quentin Tarantino’nun dokuzuncu filmi olan Once Upon a Time in Hollywood, özetle benim keyif alarak izlediğim bir film oldu. Evet, belki ilk baştaki aşırı yüksek beklentilerimizi karşılayacak mükemmel film değil ama yönetmenin filmografisinde benim için üst sıralarda kendine yer bulacak ve yılın en iyileri arasında da yerini alacak bir film. Son yılların en büyük sinema olaylarından birini vizyondayken kaçırmayın, ancak beklentilerinizi de doğru ayarlayın derim…

Once Upon a Time... in Hollywood

8

Puan

8.0/10

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: