Arka arkaya Whiplash ve La La Land gibi iki başyapıta imza atmasıyla Damien Chazelle, kısa sürede çağımızın en heyecan verici yönetmenlerinden birine dönüştü. Her ne kadar bir sonraki filmi First Man, diğer ikisinin altında kalsa da dört yıl aranın ardından gelen ve her yönüyle heyecan verici gözüken Babylon için heyecanlanmamak çok zordu. İzleyiciyi keskin şekilde ikiye böldüğüne dair yorumlar da beni hiç endişelendirmedi… İlk fırsatta sinema perdesinde izlemek üzere yolunu tuttuğum film, ne yazık ki yönetmenin önceki başyapıtlarının çok gerisinde kaldı…

Hollywood’un doğduğu 1920’li yıllardaki bir partide başlıyor filmimiz. Partiye davetsiz misafir olarak güç bela giren Nellie LaRoy (Margot Robbie), Hollywood’un görkemine ortak olmak isteyen ve bu doğrultuda kendini gösterme peşindeki bir kadındır. İşlerin çığırından çıktığı bu partide olaylar tam da Nellie’nin istediği şekilde gerçekleşir ve dikkatleri üzerine toplayan genç kadın şöhretin kapılarını aralayacak bir rol kapar. Dönemin ünlü aktörlerinden Jack Conrad (Brad Pitt) ve sektörde yer tutma hayali o ana dek önemsiz görevlerde gerçekleşen Meksikalı Manny (Diego Calva) partideki yakından takip edeceğimiz diğer isimlerdir…

Babylon, Hollywood’un iç yüzüne son derece abartılı ve görkemli bir ışık tutan çılgınlıklarla dolu bir yapım. Sinemanın büyüsünü, Hollywood dünyasının çekiciliğini anlattığı gibi onun karanlık yüzünü vurgulamaktan kaçınmıyor. Özellikle sektörün acımasızlığını, hayatta kalmanın zorluklarını vurguluyor… Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişin zorlukları ve sektördekilerin hayatlarını nasıl etkiledikleri de filmin ilgilendiği önemli konular arasında…

Babylon, Damien Chazelle’in tüm filmleri gibi teknik açıdan çok başarılı bir film. Üzerinde inanılmaz bir emek harcandığı her halinden belli olan prodüksiyon tasarımı, göz alıcı kostümler ve bir an yerinde durmayıp devasa alanları bizlere göstermekten yorulmayan görüntü yönetimi göz doldurucu. Görülenleri daha heyecan verici hale getiren ise şüphesiz Justin Hurwitz’in eşsiz müzikleri. Chazelle ile önceki filmlerinde de çalışan Hurwitz, yine harikalar yaratmış. Filmi izleyeli günler geçmesine karşın, çok da pozitif duygular beslemediğim filmin müzikleri sık sık hafızamda çalmaya devam ediyor. Artık Hurwitz’i faal en büyük müzisyenler arasında rahatlıkla anabiliriz…

Filmin başrolündeki Margot Robbie, kariyerindeki şahane performanslarına bir yenisini daha eklemiş. Filmin içerisinde birbirinden zorlu sahnelerin üstesinden ustalıkla gelmiş ve filmin enerjisine ciddi katkı sunmuş. Oscar’a aday olamaması kabul edilebilir gibi değil. Olması gereken kazanma ihtimallerini konuşuyor olmamızdı… Filmin diğer başrolü ise bu filmden önceleri kimselerin tanımadığı Diego Calva. İzleyiciye özdeşlik kurması beklenen, çılgın ortamdaki sıradan kişi olarak öne sürülen Calva’nın performansı başarılı. Fakat daha kolay sevilebilir, daha kolay önemsenebilir bir başrolü kesinlikle tercih ederdim… Brad Pitt, filmde nispeten daha geride bir rolde kendisini zorlamayan bir performans göstermiş… Filmin bir diğer ünlüsü Tobey Maguire ise filmin en sevmediğim kısmında neyse ki fazla büyük olmayan bir süre almış…

Filmin pozitif yönlerinin yeterince hakkını verdikten sonra artık negatif noktalara değinme vakti… Tahmin edeceğiniz üzere bu noktada senaryo öne çıkıyor. Filmin o kadar darmadağın bir senaryosu var ki… Her bir karakterin bir sürü yan hikayesi var ve pek çoğunun filme hiç katkısı yok. Esas konuya geçilme beklentisi bir türlü karşılanmıyor. Özellikle ikinci yarıdan sonra film gittikçe daha da gereksiz sarkmış hissiyatı yaratıyor ve gösterişli, gerçekten güzel bir sahne dışında da konu olarak vasat bir şekilde bitiyor…

Yeni nesil daha kısa içeriklere yöneldikçe, büyük sinemacılar film sürelerini gereksiz yere uzatarak sinemaların sonunu getirmeye çabalıyor gibiler… Babylon da süreyi anlamsızca son derece bol kullanan bir film. 3 saat 9 dakikalık filmin, en az 1 saatlik kısmı rahatlıkla atılabilir cinsten. Bu şekilde bir kurgu hem filmi izlemeyi kolaylaştırırmış, hem de çok daha sürükleyici ve mesajını daha derli toplu anlatabilen bir filmi meydana getirirmiş. Yapım ekibinden hiç kimsenin çıkıp Chazelle’i frenleyememesi de hayretler uyandırıcı bir durum. Filmin gişedeki başarısızlığını ne yazık ki hak etmişler bu müdahalesizlikleriyle. Doğrusu benim de çokça pozitif yanına rağmen sinemada bitirmekte en zorlandığım filmlerden biri oldu…

Uzun lafın kısası Babylon, neden izleyiciyi böldüğünü anlamanın hiç zor olmadığı türden aykırı bir film. Hollywood’u kendine has abartılarla ele alıp hem artılarını hem eksilerini dile getiren film, olağanüstü teknik başarılarına ve özellikle de muhteşem müziklerine rağmen senaryosunun zayıflığıyla, skandal şekilde gereksiz uzun süresiyle izleyiciyi çok zorluyor. Üzerinden zaman geçtikçe gözümdeki değeri yükselişe geçse de izlerken yaşattığı zorluklar günün birinde tekrar izlememin önünde ciddi engel olacak…

Babylon

7

Puan

7.0/10