

Rose (2026)
Bu yıl ilk kez katılma şansı bulduğum Mubi Fest’in açılışını Avusturyalı yönetmen Markus Schleinzer imzalı “Rose” ile yaptım. Berlin Film Festivali’nde Sandra Hüller’e en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandıran filmi izlemeye beni çeken hem oyuncunun performansının aldığı yüksek övgüler hem de ilgi çekici konusuydu… 17. yüzyılda uzun bir savaş dönemi sonrası yüzüne büyük bir yara alan ve bunun da etkisiyle kendini erkek olarak sunmaya karar veren bir kadın olan Rose’un (Sandra Hüller) hikayesini ele alıyor film. Sırf güzel sinematografik hava yaratmak için siyah beyaz görüntülerden oluşan filmleri sık sık eleştirdiğime tanıklık etmişsinizdir. Rose, siyah beyaz görüntülerden oluşmasına rağmen bu sınıfa girmiyor. Hayatın basit olduğu ve insanların hayatlarını sıradan şeylerle sürdüğü bir zaman diliminin atmosferini vermek için bu siyah beyazlık yerinde bir kullanım olmuş bana kalırsa. Görsel olarak da filmin oldukça güçlü olduğunu söylemek mümkün. Sürenin görece kısa ayarlanması da kolayca izleyiciyi boğup sıkacak bir filmin tadında hissettirmesi için önemli bir karar olmuş. Bu yıl üç önemli filmde birden rol alan Sandra Hüller’in performansı bugüne kadarki izlediğim en iyi performansıydı. Eğer Fatherland’deki henüz izlemediğim performansı sezon içinde daha öne çıkmazsa Oscarlarda da şansı olabilir… Aslında düşük beklentilerle izlediğim ve bana çok da hitap etmeyen özelliklere sahip Rose’u beklediğimden çok daha fazla sevdim. Erkek-kadın eşitsizliğinin zamansızlığının çarpıcı bir anlatısıydı ve pek çok ilgi çekici detayıyla aklımda uzun süre yer edineceğini tahmin ediyorum…




Teenage Sex and Death at Camp Miasma (2026)
Mubi Fest’te izlediğim ikinci ve son film, yılın en kötü isimli filmi olmaya aday Jane Schoenbrun imzalı “Teenage Sex and Death at Camp Miasma” oldu. Güçlü eleştirmen yorumları ve özgün gözüken tarzıyla radarıma giren filme aslında biraz da çekinerek şans vermek istedim. Çünkü bu tarz ilginçlikler “ya sev ya da nefret et” uç noktasında olabiliyor. Neyse ki benim orta yolu bulabildiğim filmlerden oldu ve hem sevip hem nefret ettim… Film, kurmaca bir “slasher” alt türündeki korku filmi serisinin yeniden çevrimini yönetmek isteyen ve unutulmakta olan seriye yeni bir renk katma peşindeki genç bir yönetmenin (Hannah Einbinder) serinin doğuş noktasına rotasını çevirip ilk filmin yıldızıyla (Gillian Anderson) tanışmasını ele alıyor… Filme çekinceli yaklaşma sebebim slasher türüne olan mesafemdi ki bu filmdeki slasher unsurlarını da sevdiğimi söyleyemem. Buna rağmen filmin bu tür üzerinden yaptığı şeyi çok sevdim. Adeta bir “film içinde film” sunan film, izleyicinin beynini yakan türden enteresan bir sinema deneyimine yolculuğa çıkarıyor. Özellikle slasher türünü seven izleyicilerin daha çok sevgisini kazanması çok muhtemel. Her damak zevkine uygun olmayan tuhaf bir film olduğunu ve isminin gereksiz yanıltıcılığını vurgulamakta fayda var…




Charlie Harper (2026)
Yenilikçi ve özgün filmlerin her zaman yanında olsam da iyi çekilmiş eski usül filmlerin tadını bir başka buluyorum. Two and a Half Men’in ikonik karakteriyle aynı ismi paylaşan ve karakterle neredeyse hiçbir bağı bulunmayan Charlie Harper için de beklentim bu yöndeydi. Eski usül bir romantik komedi beklentisindeydim ve Oscarlı CODA’da hayranlığımı kazanan Emilia Jones etkisiyle filmi çok sevebileceğimi düşünüyordum ki sonuç beklentimin dışında çıktı… Öncelikle Charlie Harper’ın hikayesindeki zaman dilimlerini karmaşıklaştırarak özgünleşmeye çalıştığını belirtmek lazım. Hikayenin hem zaman dilimi hem de olaylara baktığımız perspektifin sık değişikliği olayların merkezindeki duygulara odaklanmayı zorlaştırmış. İki kişinin birlikte bir hayat inşa etmesinin farklı boyutlarını ele alan filme kötü demek haksızlık olur. Aksine birlikteliğin anlık hislerden ziyade karşılıklı sorumluluk ve ortak gelecek düşünceleriyle şekillendiğini nispeten çarpıcı bir yolla aktarıyor. Başrollerdeki Nick Robinson ve Emilia Jones da gayet iyiler. Fakat beklentimin dışında bir filmdi, kurgusunu sevmedim ve hikayeyi anlatım tonunu fazla karanlık buldum. Özellikle arayıp izlemenizi önereceğim bir film değil ama bir yerlerde karşınıza çıkar ve izlerseniz de muhtemelen pişman olmazsınız…




Solo Mio (2026)
Özellikle son yıllarda sinema salonlarına erişimimin kolaylaşması sayesinde izleyip yazdığım neredeyse tüm filmler sinema salonlarında izlediğim filmlerden oluşuyor. Tabii film izlemenin farklı yerleri ve şekilleri olabiliyor. Bu başlıkta yazdığım Solo Mio ise karşıma bir uçak yolculuğunda çıktı. Uçak yolculuklarımda genellikle normalde izlemeyeceğim ve basit nitelikte gözüken filmleri sırf vakit geçirtmesi amacıyla izlerim. Solo Mio da öyle bir filmdi… Filmde özel bir balayı paketi için Roma’ya giden Matt’in (Kevin James) küçük bir problemi vardır, eşi yoktur. Düğünle birlikte eşi kendisini terk etmiş ve Matt balayına paketi yanmaması için tek başına gitmiştir. Fakat Roma’da Matt’i sürpriz gelişmeler bekleyecektir… Solo Mio, tam da beklediğim gibi basit ve nispeten eğlenceli bir film. Roma’nın her zamanki güzelliği filmi yukarı taşıyor. Epeydir denk gelmediğim Alyson Hannigan’ı görmek de hoştu. Fazlasıyla tahmin edilebilir yapıdaki basit bir film olduğunu vurgulamak gerekiyor. Benim açımdan filmi izleme amacıma hizmet edip görevini tamamladı. Bu tip filmleri izlemenin doğru yol ve beklentisinin de bu olduğunu düşünüyorum…

