The Odyssey (2026)

Çağımızın en ünlü yönetmenlerinin başında gelen Christopher Nolan, yarattığı markasının büyüklüğüyle beni her geçen gün daha çok şaşırtıyor. Oppenheimer gibi ağır tempolu bir biyografiyle bile gişede inanılmaz başarı elde eden Nolan, bu kez de mitolojik bir filmle sinema salonlarını tıka basa doldurdu. Pek çok kez sinemada kocaman salonlarda tek başına film izlemiş biri olarak, uzun bir aranın ardından sabah seansında bile dopdolu bir salon görmek inanılmaz bir histi. Sinemaların kaderlerine terk edildiği bu dönemde insanlara film izlemenin gerçek adresinin sinemalar olduğunu hatırlattığı için bile Nolan’a ne kadar teşekkür etsek az… Öte yandan film konusundaki beklentilerim ise son derece mütevazı seviyedeydi. Interstellar sonrasında Nolan’ın kariyerinde düşüşe geçtiğini düşünen biri olarak, pek de meraklısı olmadığım konular etrafında dolaşan yeni film “The Odyssey” için heyecanım ortalama seviyedeydi. Fakat filmi izledikten sonra duyduğum sinema tatmini en üst seviyeydi… Homeros imzalı tarihin en eski destanlarından biri üzerinden yola çıkan filmde Truva Savaşı sonrası Ithaca’ya, ailesinin yanına geri dönmeye çalışan Odysseus’un (Matt Damon) maceralarını izliyoruz. Filmin fantastik tarafı Nolan sineması için yeni ortaya çıkmış bir boyut gibi gözükse de savaş üzerine düşündürdüklerinin yönetmenin önceki Oppenheimer’la çeşitli paralellikler içerdiği söylenebilir. Fakat savaş üzerine daha net bir karşıtlık koyan The Odyssey’in aktardıklarını ben çok daha değerli buldum. Tabii bunu anlatış şeklini de… Zaman üzerindeki oyunları sevdiğini çok iyi bildiğimiz Nolan, yine doğrusal bir zamanda ilerlemiyor ama bu kez daha tanıdık tarzda işliyor hikayesini. Hem izleyiciyi sıkmıyor, yormuyor, hem de adım adım karakterlerini derinleştirip hikayenin boşluklarını dolduruyor. Kariyerinin en iyi performansını sergileyen Matt Damon ve muhtemelen Oscar’a uzun yıllar sonra yeniden aday olacak Anne Hathaway başta olmak üzere şahane oyunculuklar, dördüncü Oscar ödülünü kazanmasına kesin gözle baktığım olağanüstü Ludwig Göransson müzikleri ve göz dolduran görüntü yönetmenliği filmin gücünü arşa çıkarmış. Bu tip epik bir öyküde olmazsa olmaz olan karakterini yüceltme işi son derece başarılı kotarılmış. Gerçekçi dünyayla fantastik dünyanın sınırları iyi çizilmiş ve kolayca karikatürleşebilecek sahneler filmde hiç eğreti durmamış… Filmin tek ciddi olumsuz yanı ise tarihi gerçekliklerle uyuşmayan castingi. Hollywood son dönemde tarihsel olarak beyaz olan karakterleri siyahi oyunculara oynatmayı çok seviyor. Politik doğruculuğun aşırı abartılması sinemanın ruhuna zarar veriyor. Amerikan sineması ve televizyon dizileri bu durumdan fazlasıyla etkileniyor son dönemde ki Nolan da nasiplenmiş bu zarardan. Robert Pattinson, Tom Holland ve Zendaya gibi birbiriyle çok sık oynayan oyuncular yerine daha farklı yüzleri de görmek isterdim doğrusu. Yine de bu durumlar The Odyssey’in kendi türü içinde zirveye rahatlıkla oynayabilecek muhteşem bir epik başyapıt olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hem bu yılın hem Christopher Nolan’ın kariyerinin en iyi filmlerinden biri…

The Odyssey
9.5

Power Ballad (2026)

Sinema dünyasının en özel yönetmenlerinden olan İrlandalı yönetmen John Carney, müzik eksenli filmler üretmeye tam gaz devam ediyor. Kendisiyle ilk tanıştığım filmi olan Begin Again’den bu yana müzik ve hikaye olarak beni aynı düzeyde tatmin edecek yeni bir filmine rastlamayı umsam da bugüne kadar bu temennim gerçekleşmemişti. Power Ballad için gelen ortalama yorumlar da şevkimi bir nebze kırdı ama yine de sinemada şans vermek istedim. İyi ki de şans vermişim… Rick (Paul Rudd), müzikle ilgili hayallerine ulaşamamış bir düğün şarkıcısıdır. İşlerinden birinde kariyerine solo olarak devam etmenin yollarını arayan erkek müzik grubu eskisi bir genç olan Danny (Nick Jonas) ile yolları kesişir. Bu kesişme sonrası ise ikisinin hayatı da bir anda tümüyle değişir… Power Ballad, kağıt üzerinde basit gözüken bir konudan olabilecek en iyi senaryolardan birini ortaya koymuş. Özellikle müzik piyasasına ve müzik kariyerlerine ilgi duyan beni kolayca yakaladı konusu. Film boyunca hem güldüm hem eğlendim. Müzik dünyasının görünmeyen yıldızlarının sesi olabilecek türden önemli de bir film aslında… Begin Again’den bu yana yönetmenin izlediğim en iyi filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim…

Power Ballad
8.0