The End of Oak Street (2026)

Gişe sineması için hiç de fena geçmeyen bu yazın ilgi çekici filmlerinden biri de J.J. Abrams’ın yapımcılığında David Robert Mitchell’dan geldi. 1980’lerde geçen filmde bir mahallenin zamanda geriye giderek dinozorlar çağına ışınlanmasıyla gelişen olayları izliyoruz… Filmin konusu kulağa fazlasıyla absürt gelse de izleyiciyi kendi dünyasına inandırma becerisi hiç fena değil. Tabii beklentileri doğru ayarlayıp fantastik bir tat isteğiyle filmin başına geçmeniz bir gereklilik… Filmle ilgili hemen her yorumda rastlayacağınız üzere filmde fazlasıyla 80’lerdeki Steven Spielberg filmlerinin tadı var. İzleyiciye hoş bir nostalji yaşatan film, zaten izlemesi her daim keyif olan dinozorlar ile ilgili hoş bir seyirlik sunuyor. Bazı karakter kararları noktasında kolaycılığa kaçılsa da aksiyon ve gerilim açısından taşlar yerinde gibi duruyor. İyi bir yaz geçiren Anne Hathaway başrolde epey başarılı ve etrafındaki kadro da hiç fena değil… Anlayacağınız güzel bir nostaljik his yaşatan, eli yüzü düzgün bir gişe seyirliği The End of Oak Street…

The End of Oak Street
7.0

Spider-Man: Brand New Day (2026)

Bu yıl çoğunluğun yüksek beklentisine karşın umrum dışı filmler arasındaydı en yeni Spider-Man filmi “Brand New Day”. Öyle ki serinin bir önceki filmi “No Way Home” için epey hazırlanıp tüm seriyi baştan izlememe rağmen pek sevememiştim. Sonrasında izlediğim animasyon devam filmi Across the Spider-Verse’ten ise nefret etmiştim. Yine de gördüğü yüksek ilgi ve aldığı yüksek puanlar neticesinde filme sinema salonunda şans vermek istedim. Düşük beklentilerimin de etkisiyle olsa gerek bu tercihimden aslında hiç de pişman olmadım… Serinin son filminde Peter Parker, kendi evrenindeki herkesin hafızalarından silinmiş ve yalnızlığın içinde başlıyor hikayesine. Hafızalardan silinme işleminin etki alanı biraz fazla genişlemiş ve benim hafızamdan da silinmiş tüm olanlar… Buna karşın film içerisinde tekrar hikayenin içerisine dahil olabildim çok zorlanmadan. Sadie Sink’in canlandırdığı Jean Grey etrafında gelişen hikayeyi yeterince olgunlaştırılmasa da özgün ve çarpıcı buldum. Mark Ruffalo’yu Bruce Banner karakteriyle görmek de hayli memnun etti… Hikaye ve aksiyon sekansları genel olarak eğlenceli. Filmin süresi ise haddinden fazla uzun, sonlara doğru etkisi artan ciddi tempo sorunu var. Özellikle Marvel filmleri için bu kadar sarkan bir final pek görmediğimiz bir durum olsa gerek… Filmin en büyük yıldızı Sadie Sink. Bugüne kadar yer aldığı her şeyde çok sevmiştim ki muhtemelen kendisinin bu filmde bu denli etkin olduğunu bilsem film için daha fazla heyecanlanırdım. Short Term 12 ile yaptığı şahane kariyer başlangıcının ardından epey düşüşe geçen Destin Daniel Cretton’ın kariyeri benim arzu ettiğim yönün çok dışında bir gidişatta olsa da maddi açıdan başarılı yerlerde olması sevindirici. Belki bu sayede kendi sinemasına daha güçlü bir şekilde dönebilir… Brand New Day pek benim damak zevkime uygun olmayan bir serinin görece iyi filmlerinden biri olmuş…

Spider-Man: Brand New Day
7.0

The Invite (2026)

İlk gösterimini yaptığı Sundance Film Festivali’nden itibaren dikkate değer övgüler alıp önümüzdeki ödül sezonunun güçlü rekabetçilerinden biri arasına giren The Invite, benim de radarıma zorlanmadan giren filmlerden biri oldu. İlk iki filmiyle -iyi, kötü- ses getiren Olivia Wilde yönetmenliğindeki film, evliliğinde çeşitli sorunları bulunan Joe (Seth Rogen) ve Angela (Olivia Wilde) çiftinin üst kat komşuları Pina (Peneleope Cruz) ve Hawk’ı (Edward Norton) ağırlamasıyla gelişen olayları ele alıyor. Tek gecede geçen tek mekan filmi türü sevenler için son derece keyifli bir tecrübe sunuyor. Baştan sona son derece akıcı diyaloglar şeklindeki film, seyir zevki açısından yılın en sevdiğim filmlerinden bir tanesi oldu. Filmin değerini arttıran temel unsurlardan biri şahane prodüksiyon tasarımı ve görüntü yönetmenliği olmuş. Sıradan mekanlardan sıra dışı görüntüler sunmayı başaran filmleri ayrıca seviyorum ki bu film, bu tanımın en bariz örneklerinden olmuş. Her iki kategoride de Oscar adaylığında desteklediğim filmlerin başında gelecek… Elbette filmin güçlü olduğu bir diğer konu da şahane oyunculukları. Evet, Seth Rogen her zamanki gibi kendisine çok yakın bir rolde ama çok keyifli bir performans sunuyor. Penelope Cruz ve Edward Norton, son yıllardaki en iyi performanslarını sergilemişler. Penelope Cruz’un ikinci Oscar’ını alma ihtimallerinden konuşuluyor ki sezon ilerlemeden o kadar iddialı bir yorumu yapmak için çok erken. Edward Norton, henüz geçen yıl bir Oscar adaylığı alıp kendini hatırlatmıştı ama belki de Akademi biraz erken davrandı. Filmin en iyi performansı ise aynı zamanda filmin yönetmeni olan Olivia Wilde’ye ait. Oscar adaylığını kaçırması sürpriz olur… The Invite, kapımıza yaklaşan ödül sezonu heyecanının erken habercisi niteliğinde özgün bir film. Senaryosunun vardığı nokta da genel özgünlüğüyle paralellik gösterip daha iyi olabilseymiş değeri daha da çok yükselebilirmiş ama bu haliyle de yılın en iyilerinden…

The Invite
8.5

The Dog Stars (2026)

88 yaşını deviren efsane yönetmen Ridley Scott, durmadan üretmeye tam gaz devam ediyor. Yaz vizyonunda izlemek istediğim filmleri tükettiğim bir dönemde radarıma giren The Dog Stars, aldığı vasat eleştirilere rağmen “Ridlet Scott’ın yönettiği ve Margaret Qualley’nin başrollerinden biri olduğu film ne kadar kötü olabilir ki?” düşüncesiyle şans vermek istediğim bir film oldu ki kararımdan pişman olmadım… Kıyamet sonrası bir dönemde, 2035’te geçiyor hikayemiz. Dünyada yaşamı sona erdiren bir virüsün ardından kalan nadir insanlardan biri olan Hig (Jacob Elordi), köpeği ve uçağıyla birlikte vaktini geçirip hayatına anlam arayışındadır… The Dog Stars, türe dair yeni şeyler söyleme peşinde bir yapım değil. Aksine türün önceki eserlerinden rastgele alıntıların birleştirilmişi gibi hissettiriyor. Buna karşın dingin atmosferi, ilgi çekici karakterleri ve beklenmedik anda gelişen aksiyonuyla izleyicisine keyifli zaman geçirtmeyi de biliyor. Kıyamet sonrasına dair sunduğu küçük farklı detaylar da hoş. Jacob Elordi, Margaret Qualley, Josh Brolin, Guy Pearce, Allison Janney gibi isimlerden oluşan oyuncu kadrosunun filmin iyi işlemesindeki payı yüksek. Bu oyuncular olmasa filmin özellikle bazı kısımlarının hissiyatı daha çok türün B filmi gibi olurdu ki şimdi de aslında o histen çok uzakta sayılmaz. Senaryonun bazı kısımlarının üzerinde hiç düşünülmeyip cevapsız sorularla dolu olması bunda temel etken… Uzun lafın kısası vizyonda daha iyisini bulamıyorsanız doğru beklentiyle büyük ölçüde keyif alabileceğiniz fakat muhtemelen bir daha izlemeyeceğiniz, aklınızda pek de yer edinmeyecek türden bir film The Dog Stars. Belki ne kadar kötü bir ismi olduğu aklınızda yer edinebilir…

The Dog Stars
6.5