

Fjord (2026)
Rumen sinemasının en büyük yönetmeni olarak gördüğüm Cristian Mungiu, bu yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanmayı başararak bu başarıyı iki kez elde eden ayrıcalıklı bir kulübe dahil oldu. Kadrosundaki uluslararası yıldızların da etkisiyle Oscarlarda da iddialı olması beklenen film, benim de Filmekimi için beklentimin en yüksek düzey olduğu filmlerden bir tanesiydi… Gerçek bir hikayeden uyarlanan film, Romanya’dan Norveç’e göç eden dindar bir ailenin burada yaşadıkları kültürel uyumsuzluk sorunlarını ve bir davaya konu olmalarını ele alıyor… Fjord, günümüzde daha ilerici gözüken bürokratik düzenlerin ailelerin hayatlarını nasıl derinden etkileyebileceğini çarpıcı bir yolla aktarıyor. Bununla birlikte modern çağlarda din ile hukuk sistemi arasındaki çelişkiler üzerinde de düşündürüyor. Avrupa’nın en dindar ülkesi olarak gösterilen Romanya’daki aşırı dindarlığın getirdiği sıkıntıları daha önce ele alan Mungiu, konuya bu kez olayların diğer ucundan bakmayı tercih ediyor. Dindarlık bu kez mağdur eden değil mağdur olan taraf olarak karşımıza çıkıyor. Fakat bunu koyu uçlardan yapmıyor çok daha orta yolcu bir aile üzerinden izleyicinin empati kurabileceği bir aile üzerinden anlatıyor. Mungiu’nun bu tercihi kimileri tarafından eleştirilse de ben hikayenin gücünü arttıran bir unsur olarak gördüm bu tercihi… Filmin başrolünde yer alan Sebastian Stan, şu sıralar birbirinden çok farklı rollerde kariyerinin altın dönemini yaşıyor. Burada da başarılı. Renate Reinsve zaten şu an Avrupa sinemasının en büyük yıldızı olma yolunda ilerliyor ve yine çok iyi… Mungiu’nun çok iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu düşünüyorum ve bu filmiyle bir kez daha hem etkileyici, hem düşündürücü bir iş koymuş ortaya. Umarım bu kez Oscarlarda da hak ettiği ilgiyi görür. Yılın şu ana kadar izlediğim en iyi filmleri arasında anabileceğim bir film…




Everytime (2026)
Alman sinemasında bu yılın öne çıkan filmlerinden biri Sandra Wollner yönetmenliğindeki “Everytime” oldu. Cannes’dan belirli bakış ödülüyle dönen film, aynı zamanda ülkesinin Oscar yolundaki temsilcisi oldu… Oldukça ağır bir konuya sahip film, şok edici bir ölüm sonrasında yas sürecindeki bir aile tatilini anlatıyor… Everytime, izlemesi de yorumlaması da oldukça güç bir film. Ölümün geride kalanlar için zorluklarını çarpıcı bir şekilde ele alıyor film. Olayların merkezindeki bilinmezlik, takibi ilgi çekici kılıyor. Sürrealizme göz kırpan kısmı ise izleyiciyi bambaşka bir deneyime sürüklüyor… Sinematografisinde Aftersun’ın görüntü yönetmeninin imzası bulunan film, görsel olarak tıpkı o filmdeki gibi üst düzey bir başarıya sahip. Aslında konu ve işleyiş olarak da o filmi andıran yanları olduğunu söylemek mümkün. Everytime’ın duygusu bana daha çok geçti ve özellikle olaylara sebep olan noktaya dair (spoiler vermek istemiyorum) çekilmiş en sıra dışı filmlerden biri olduğunu düşünüyorum… Bununla birlikte filmin süresinin bu tip bir film için gereğinden uzun olduğunu ve filmi izlerken zaman zaman epey zorlandığımı vurgulamam lazım. Çok ağır ve zorlu bir film izleneceğinin bilerek izlenmesi şart…




Violette (2026)
Bu yılki Filmekimi’nde beni en çok heyecanlandıran filmlerden bir tanesi Jean-Pierre Jeunet’in uzun yıllar sonra ilk kez ciddiye alınacak filmi gibi duran filmi “Violette” idi. Büyük sevgi duyduğum Amelie filminin yönetmeni olan Fransız yönetmenin saygın bir kitabı (Çiçeklerin Suyunu Tazelemek) Amelie’ye yakın bir tarzda uyarlayacak olması ve festival komitesinin filmi seçilmeye değer görmesi bu heyecanın sebepleriydi. Dünyada henüz çok az yerde gösterilmiş olması nedeniyle filmin bilinmezliği de heyecan düzeyini artıran bir diğer unsurdu… Yalnız bir yaşam sürmekte olan bir mezarlık çalışanı olan Violette’in hikayesini izliyoruz filmde. Başlangıçta hakkında az şey bildiğimiz karakterin hikayesini parça parça öğreniyoruz ve kendisinin de bilmediği karanlık noktalarındaki arayışa ortak oluyoruz… Violette, tıpkı Everytime gibi bir yas filmi aslında. Fakat iki filmin ilerleyiş yolları birbirinden çok farklı. Violette, yönetmenin kendine has üslubuyla hem eğlendiriyor hem de hüzünlendiriyor. Özellikle filmin ilk kısımlarındaki sinematografinin, kurgunun Amelie’yi andırmasını çok sevdim. Tıpkı o film gibi bu film de tamamiyle özgün hissettirdi… Filmin temel sıkıntısı ise rotasının belli bir kısımdan itibaren tamamen bir suçlu bulma telaşına kayması. Filmi izlerken bir noktada umursamayı bile bıraktım ama vardığı nokta gerçekten etkiledi beni. Filmdeki her şeyi daha anlamlı kıldığı için barıştım o olay örgüsüyle. Yine de filmin gereğinden fazla kompleks bir yapıda olduğunu ve Matthias Schoenaerts’in oynadığı kaçak eş karakteriyle ilgili her şeyin yerine oturmadığını düşünüyorum. Daha fazla sevmeyi, eğlenceli kısımlarından daha fazlasını izlemeyi isterdim. Jean-Pierre Jeunet umarım bu filmle birlikte kariyerinde yeniden tırmanışa geçer ve bize özgün tatlar sunmayı sürdürür…




The Weight (2026)
Bu yılki Sundance Film Festivali’nin dikkat çeken filmlerinden biri önceleri kurguculuk yapan Padraic McKinley’in ilk filmi olan “The Weight” idi. Ethan Hawke ve Russell Crowe gibi iki ünlü ismi filmine çekmeyi başaran yönetmen, benim de kadrosu sayesinde dikkatimi çekti ve filmi yüksek olmayan beklentilerle programımda aksiyon sosu olması amacıyla listeme dahil ettim… Amerika’da Büyük Buhran döneminde geçiyor hikayemiz. Küçük bir kız babası olan Murphy (Ethan Hawke), türlü zorluklarla boğuşurken kendisini hapiste buluyor. Bir an önce hapisten kurtulup kızına kavuşmak isteyen adama hapishanede tanıştığı yetkili Clancy (Russell Crowe) tarafından cazip bir teklif sunuluyor. Fakat olaylar pek de beklendiği gibi gelişmiyor… The Weight, biraz western türündeki soygun filmlerini andıran bir atmosfere sahip. Festival boyunca daha modern türdeki filmlerin arasında bu tarz bir nostaljik hissiyat ve bolca aksiyon doğrusu iyi geldi. Film boyunca ilgimi sıcak tutmayı sağlayan temel faktör Ethan Hawke’ın üst sınıf performansıydı. Geçen yıl Blue Moon ile Oscar adaylığı kazanan oyuncu, kariyerinin en formda dönemlerinden birini geçiriyor. Bu film, ödül sezonunda yarışacak kadar güçlü bir film değil. O derece iddialı bir senaryosu ve derinliği yok ama eğer öyle olsaydı muhtemelen bir Oscar adaylığı daha elde edecekti çok zorlanmadan… İzlemeyi her zaman çok sevdiğim Russell Crowe’un çok kısa rolde yer alması ise biraz hayal kırıklığı oldu bende… The Weight, muhtemelen gişe seyircisi için temposuz ve festival seyircisi için derinliksiz bulunacağı için iki tarafa da çok yaranamayacaktır. Fakat ben orta yolu bulmayı seven biri olarak seyir zevki görece yüksek, basit ama düzgün mesajları olan bir film olarak gördüm ve sevdim…




Tony (2026)
Son yılların dikkat çeken yönetmenlerinden Kanadalı Matt Johnson seri şekilde üretmeyi sürdürüyor. Bu yıl izlediğim ve çok sevdiğim Nirvanna the Band the Show the Movie filminin damağımdaki tadı tazeyken yeni filmini de festival programıma hevesle dahil ettim… Ünlü bir şef olan Anthony Bourdain’in (Dominic Sessa) hayatındaki küçük bir kesime odaklanıyor film. 19 yaşındaki Tony’nin başarısızlıklarla dolu hayatını düze çıkarmak istediği bir yazı anlatan filmde yazar olma hayali kuran ama bunu sadece sözde yapan bir adamın başına gelenleri izliyoruz… Matt Johnson, mizahı bir kez daha ciddi bir hikayeyle çok iyi harmanlamış. Baştan sona çok eğlenceli olan film, belki çok yeni şeyler söyleyen bir film değil ama iyi bir “coming-of-age” filmi. Beklenmedik karşılaşmaların insan hayatını nasıl şekillendirebileceğine dair güzel bir örnek sunuyor film. Tony, filmde üç önemli kişiyle tanışıyor. Biri ona iyi veya kötü motivasyon kaynağı oluyor, diğeri kötü yola sürüklüyor ve bir diğeri ise doğru yola itmeye çalışıyor… Doğrusu filmi izlemeden önce Anthony Bourdain’i tanımıyordum, fakat ilgi çekici bir biyografi tarzı olarak gördüm filmi. The Holdovers filminde Alexander Payne tarafından sinema sahnesine itilen Dominic Sessa, burada da çok başarılı. Antonio Banderas çok sevilebilir bir rolde. Olağanüstü güzelliğiyle göz kamaştıran Emilia Jones ise karakterinin kötü yazılması nedeniyle maalesef filmin biraz zayıf halkası durumunda… Uzun lafın kısası Tony, çok büyük bir film değil ama ben çok sevdim. Yılın eğlenceli, tekrar izlenebilirliği çok yüksek filmlerinden…

