Killers of the Flower Moon (2023)

Efsane yönetmen Martin Scorsese’nin kariyerinin ilk bölümündeki gözdesi Robert De Niro ve son bölümündeki gözdesi Leonardo DiCaprio’yu buluşturacağı Killers of the Flower Moon’un yolunu uzun yıllardır gözlüyorduk. Nihayet o film karşımıza çıktı… Amerika’nın batısının ilk yıllarında petrol sayesinde zenginleşen bir Kızılderili halkın yaşadığı trajik olaylar zincirini ele alan film, Amerika’nın tarihinin pek bilinmeyen bir yüzünü gün ışığına çıkarıyor. Her ne kadar filmin ele aldığı konu özgün ve film yapmaya değer olsa da Scorsese’nin aşırı uzun film yapma sevdası senaryonun gücünü ciddi anlamda zedelemiş. Üç buçuk yakın süreye sahip film, tekrarlı yapısı ve akıcılıktan uzak temposuyla süresini fazlasıyla hissettiriyor… Filmin en büyük gücü ise oyunculuklarında… Leonardo DiCaprio, hemen her filminde çok iyi olsa da bu filmde kariyerinin en güçlü ve en sıra dışı performanslarından bir tanesini sergilemiş. Daha önce Oscar kazanmamış olsa bu yılki Oscarların en büyük favorisi olabilirdi fakat şu anda da Oscar’ı kazanması çok şaşırtıcı olmaz… Filmin diğer başrolü Lily Gladstone da Oscar için çok güçlü bir aday konumunda. İlk kez bu filmde dikkatimi çeken oyuncu, filmin en çok acı çeken karakterini ustalıkla canlandırmış… Efsane aktör Robert De Niro’nun Oscar şansını ise diğer iki oyuncuya göre daha az görüyorum. Fakat son 10 yıldaki ilk, son 32 yıldaki ikinci Oscar adaylığına çok yakın… Killers of the Flower Moon, izlemesi bir hayli zor ve fazlasıyla karamsar bir film olsa da yılın es geçilemeyecek türden, en kaliteli işlerinden…

Killers of the Flower Moon
7.5

The Killer (2023)

Sinema tarihinin pek çok unutulmaz filminin yönetmenliğini üstlenen David Fincher, seyrek ürettiği bir dönemden geçiyor. Ödül avcılığına soyunup bekleneni veremediği son filmi Mank’in ardından yeniden ana akıma döndüğü The Killer için daha ümitliydim. Öyle ki çıktığı ilk gün koşa koşa Netflix aboneliğimi tekrar başlattım… Soğuk kanlı bir kiralık katilin başarısız bir iş sonrası yüzleşmek zorunda olduğu durumları ele alan film, Fincher’ın kattığı estetik değer ve Michael Fassbender’ın başarılı oyunculuğuna karşın ne yazık ki vasatı aşmakta zorlanıyor. Bunda temel neden senaryonun Fincher filmi olmaya değmeyecek nitelikte olması. Büyük çoğunluğu tek bir kişinin iç sesiyle olan monologu şeklindeki film, yer yer ilgi çekici olmasına karşın yönetmenin en az iz bırakacak filmlerinden biri olacağa benziyor…

The Killer
6.0

Spider-Man: Across the Spider-Verse (2023)

Son yıllardaki çoklu evren çılgınlığının en yoğun yaşandığı noktalardan biri Spider-Man filmleri. Hemen hepsini çok abartılı bulduğum Spider-Man filmlerinin en çok abartılanı ise bu yıl geldi. İlkini fena bulmadığım Miles Morales’li yeni animasyon serinin ikincisini izlemeye ise elim bir türlü yanaşmadı. Fakat asıl zorluklar filmi izlemeye başladıktan sonra başladı. Amerika’dan çıkma en uzun süreli animasyon film unvanını ele geçiren film, uzun süresine rağmen inanılmaz hızlı bir tempoya sahip. Yüksek tempo filmlerde genellikle olumlu bir durum olarak gözükse de burada hem görsel hem işitsel olarak izleyiciyi yoran, boğan, bunları yaparken doğru düzgün bir şey anlatamayan bir film var. Üstelik hikayesini tamamlamayıp “sonraki filmi bekleyin” ile ortada kesen bir film… Animasyon teknolojilerinin sınırlarını zorladıkları birkaç sekansı beğendiğimi itiraf etmeliyim fakat bunun dışında bana hiç mi hiç hitap edemeyen, bitirmekte zorlandığım bir film oldu. Umarım devam filmi de bu derece abartılmaz ve kendimi izlemek zorunda hissetmem…

Spider-Man: Across the Spider-Verse
3.0