Digger (2026)

Holywood’un yakın geçmişine damga vuran önemli Meksikalı yönetmenlerin başında gelen Alejandro G. Inarritu, ülkesine dönüş yaptığı ve doğrusu varlığını bile unuttuğum “Bardo: False Chronicle of a Handful of Truths” filminden sonra belki de en çok Hollywood kokan filmiyle geri döndü. En son on bir yıl önce Leonardo DiCaprio’nun çok beklenen Oscar’ını kazandıran yönetmen, bu kez bir başka Hollywood devi Tom Cruise’a Oscar kazandırmak için kolları sıvadı… Son derece ünlü bir petrol zengini olan Digger Rockwell (Tom Cruise), Amerikan başkanıyla yakın ilişkiler içerisindedir. Kuzey kutbundan petrol çıkarırken işler Digger’ın şirketinin hatası nedeniyle ters gider ve tüm dünya bir felakete sürüklenir… Çok katmanlı bir yapıya sahip film, günümüz dünyasının zenginlerini acımasızca eleştiriyor. Hem Digger karakteri hem de filmdeki kurgusal başkan akıllara ister istemez Trump & Elon Musk ikilisini getiriyor. Son derece karikatürize yazılmış karakterlerin gerçek dünyamızdaki karakterleri düşününce aslında çok da abartılı kalmaması ise günümüzün üzücü bir gerçekliği… Filmin acımasız eleştirel tavrının kapsamının genişliği eleştirmenleri rahatsız etmiş gibi gözükse de genel izleyicinin filme olan pozitif yaklaşımı sayesinde ödül sezonunda filmin kalmaya devam edeceğini düşünüyorum. Ben de şahsen filmi büyük ölçüde sevdim. Tom Cruise başta olmak üzere oyunculuklar muhteşemdi. Açıkçası Tom Cruise’un Hollywood için çok değerli bir isim olduğunu düşünmekle birlikte oyunculuk olarak çok yüksek noktada değerlendirmem. Bu film ise bunun aksini düşündüren nadir filmlerden oldu. Bana kalırsa net bir şekilde kariyerinin en iyi performansını sergilediği film ve eleştiri oklarına rağmen Oscar’ı kazanırsa şaşırmam… John Goodman ve Riz Ahmed de Oscar’a aday olacak düzeyde iyiler. Sezon içerisinde her ikisinin de çeşitli ödül adaylıklarında karşımıza çıkacağını tahmin ediyorum. Bu yıl dört önemli filmde bir rol alan Sandra Hüller’in buradaki rolü ve performansı sıradan olarak değerlendirilebilir… Üç yıl üst üste Oscar kazanıp tarihe geçtikten sonra ilginç şekilde çok az filmde karşımıza çıkmaya başlayan Emmanuel Lubezki, ne kadar usta bir görüntü yönetmeni olduğunu bir kez daha göstermiş… Uzun lafın kısası Digger, yönetmenin filmografisi içerisinde üst sıralara koyabileceğim keyifli bir satirik film. Umarım gişe ve eleştirmen puanları hüsranı sonrası en azından ödül sezonu içerisinde teselli bulur…

Digger
8.0

Parallel Tales (2026)

Bu yılki Filmekimi programımın açılış filmi, çok sevdiğim yönetmen Asghar Farhadi’nin hiç sevilmeyen filmi “Parallel Tales” oldu. Cannes’daki gösteriminden bu yana oldukça kötü yorumlar alan filmi yaşayan en önemli yönetmenlerden biri olan Farhadi’nin gerçekten de yanına pek çok yıldızı da almışken çok kötü bir film yapıp yapmadığını kendi gözlerimle görmek istediğim için izlemek istedim… Sylvie (Isabelle Huppert), yeni romanındaki ilham kaynağını evindeki pencereden gözetlediği komşularından bulan bir yazarın etrafında gelişen olayları konu alıyor. Filmde bir yandan Sylvie’nin kurmaca versiyonunu, diğer yandan gerçekte olanları izliyoruz ve gerçek ile kurmaca bir noktada birbirine girmeye başlıyor… Asghar Farhadi, İran’da çektiği filmleriyle kendine has güçlü bir sinema tarzı inşa etti. Ülkesinin tamamen dışına çıktığı ilk filmi Everybody Knows‘ta olduğu gibi yönetmenin daha farklı arayışlarda olduğu ikinci filmi de yönetmenin kendi yarattığı beklentilerin kurbanı oldu gibi geliyor bana. Evet, yönetmenin kendi konfor alanındaki ustalığının henüz Avrupai filmlere geçmediği ve filmin bir Farhadi filminden çok herhangi bir Fransız filmi gibi hissettirdiği söylenebilir. Fakat bu otomatik olarak filmi zayıf yapmıyor. Filmi seyir zevki açısından keyifli, takip etmesini ilginç buldum. Sanat eserlerinde izinsiz bir biçimde birinden ilham almanın etikliği, kişilerin sanata ve sanatın kişilere olan etkisi üzerine düşündürdüklerini sevdim. Isabelle Huppert, Virginie Efira, Vincent Cassel gibi Avrupa sinemasının dev yıldızlarının yanı sıra ilk kez bu filmde izlediğim Adam Bessa’nın performanslarını beğendim. Efsane Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin televizyon dizisinin bir bölümünden uyarlanan filmde Kieslowski’nin filmlerinden tanıdığımız besteci Zbigniew Preisner imzalı müzikleri de başarılı buldum… Neticede Parallel Tales, senaryo ve kurgu faktörleri nedeniyle Farhadi’nin kendi filmografisi içinde altlarda kalsa da oldukça iyi çekilmiş, eli yüzü düzgün bir film…

Parallel Tales
7.0

Possible Love (2026)

Hızla yükselen Güney Kore sinemasının son dönemde öne çıkmaya başlayan yönetmenlerinden biri de Burning filmiyle büyük sükse yapan Lee Chang-dong. Benim yönetmenle tanışmam da Burning ile olmuştu ve yeni filminin aldığı güçlü eleştiriler gelecek ayki Netflix gösterimini beklemeden büyük ekranda izlemeye beni ikna etti… Possible Love, olaylı şekilde işten çıkarılan bir işçinin belgeselini çekmek isteyen bir yönetmen ve eşlerinden oluşan dörtlü bir grubun kurduğu sıra dışı yakınlığı ele alıyor. Birbirlerinden çok farklı hayatlar süren iki ailenin kurduğu yakınlık aralarındaki sınıfsal farklara rağmen kalıcı olabilecek midir? Possible Love, tıpkı efsaneleşen Güney Kore yapımı Parasite gibi toplumsal sınıf farklılıklarına dikkat çekmeyi kendine amaç ediniyor. Fakat Lee Chang-dong bunu çok daha farklı yollarla yapıyor ve keskin cevaplar sağlamak yerine izleyiciyi konunun farklı yönleriyle düşünmesi için teşvik ediyor. Film, bana kalırsa bunu oldukça başarılı yollarla yapıyor ve kolaylıkla sıkıcılaşabilecek diyalog ağırlıklı bir filmin akıcı hissettirmesini sağlıyor. Yine de 2 saat 44 dakikalık süresini hak ettiğini söylemem mümkün değil. Hikayeye değer katmayan 45 dakikalık süre rahatlıkla çıkarılarak ideal sürede bir film rahatlıkla elde edilebilirmiş. Bu şekilde daha güçlü, daha akıcı ve tekrar izlenmeye de uygun bir film elde edilebilirmiş. Her damak zevkine uygun olmayan türden ağır tempolu bir film olmasına karşın ben büyük ölçüde sevdim…

Possible Love
7.5

All of a Sudden (2026)

Drive My Car ile büyük başarı elde eden Japon yönetmen Hamaguchi’nin epey övgü alarak ödül sezonunun iddialı filmlerinden birine dönüşen yeni filmi için beklentilerim bir hayli yüksekti. Buna karşın 3 saat 16 dakikalık aşırı uzun süresi kendisini festivalin en uzun ve en zorlu sınavı yapmak için yeterliydi… Paris’te bir yaşlı bakım evinde müdürlük görevi yapan Marie-Lou (Virginie Efira) ve yine Paris’te tiyatro yönetmenliği yapan ölümün kıyısındaki Mari’nin (Tao Okamoto) yollarının kesişmesini ve kısa sürede geliştirdikleri arkadaşlıkları konu alıyor film. İkisinin de Japonya – Fransa ortak paydası bu bağları güçlendiren temel unsur oluyor… All of a Sudden, konu itibarıyla izlemesi çok zor ve duygu yüklü bir film. Hamaguchi, hikayenin bu doğal zorluğunu daha da zorlu bir sınava çevirmek için elinden geleni ardına koymamış. Filmin süresinden sanırım yarısı kadarı atılsa filmin bütünlüğünden pek bir şey kaybedilmezmiş. Sürekli tekrara düşen konular, mesajlar filmin aktarmak istediklerinin gücünü bir hayli azaltmış. Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan başroller Virginie Efira ve Tao Okamoto için ise “filmin en güçlü yanlarıydı” demek yanlış olmaz. Tao Okamoto’yu şu aşamada Oscar adaylığı açısından daha şanslı görsem de pek sevdiğim Fransız aktris Virginie Efira’nın bu sene hak ettiği değeri bulmaya başladığını görmekten son derece memnunum. Filmi pek sevemesem de kendisinin Oscar adayı olmasını isterim… Filmi pek sevemedim, duygusunu hissetmeme, bazı sahnelerini ve kapitalist sistemin insan hayatına bakışını düşündürmesini sevmeme rağmen sevemedim. Çünkü uzundu, çok uzundu, gereğinden çok çok daha uzundu ve uzunluğu fazlasıyla hissedilen türden bir uzunluktu…

All of a Sudden
6.5

A Talent for Murder (2026)

Filmekimi programım içerisine çeşitlilik amacıyla aldığım filmlerden biri Anton Corbijn imzalı Hollywood kokulu “A Talent for Murder” idi. İtiraf etmek gerekirse filmi listeme alma temel sebeplerimden biri de izlemekten her daim büyük keyif aldığım Olivia Cooke’un varlığıydı… Ünlü bir sinema uyarlaması da bulunan Ripley romanlarının yazarı Patricia Highsmith’in (Helen Mirren) hayatının son demlerini kurmaca bir hikaye üzerinden ele alıyor film. Artık yeni bir Ripley romanı yazmak istemeyen yazarı ikna görevi Amerika’dan gelen Edward’a (Alden Ehrenreich) düşüyor. Edward’a ikna sırasında trende karşılaştığı genç güzel Clementine (Olivia Cooke) beklenmedik yollarla destek oluyor… A Talent for Murder, neredeyse baştan sona keyifle izlediğim ve özgün hissettiren bir filmdi. Tıpkı bu yılki festival filmlerinden Farhadi’nin Parallel Tales’inde olduğu gibi burada da yazarların ilham kaynaklarının sıra dışı şekillerinden birine tanıklık ediyoruz. Yine gerçek ve kurmaca karmaşası burada da var. Fakat film, bunu gerçekten zeki bir yolla yapıyor ve kendine hayran bırakıyor, en azından beni başta afallatsa da sonrasında bıraktı… Helen Mirren, uzun zamandır radarıma giren projelerde yer almıyordu hala çok formda olmasına sevindim. Alden Ehrenreich ve Olivia Cooke da iyilerdi. Filmin görüntü yönetmenliğinden, prodüksiyon tasarımına kadar teknik tarafı da oldukça başarılıydı. İsviçre’yi merkezine alan ender filmlerden oluşunu da sevdim. Hem zeki hem eğlenceli bir senaryo arayanlara fazla ön araştırma yapmadan izlemelerini tavsiye ederim. Belki benden farklı olarak önce bir Mr. Ripley filmi izlemeniz mantıklı olabilir…

A Talent for Murder
7.5