

Malcolm in the Middle: Life’s Still Unfair – 1. Sezon
Sitcomları ne kadar sevdiğimi her fırsatta belirtiyorum. Eski sitcomları sezon sezon bölerek uzun yıllara yaymak da vazgeçemediğim, daha doğrusu vazgeçmek istemediğim bir alışkanlığım. Malcolm in the Middle da benim için o dizilerden biriydi ve uzun yıllardır yavaş yavaş erittiğim, başta çok bayılmadığım ama sezonlar ilerledikçe daha çok sevdiklerimdendi. Dizinin sürpriz geri dönüş projesi ise tıpkı Fraiser’da olduğu gibi hız kazanmama yol açtı ve birkaç sezonu neredeyse arka arkaya koyarak diziyi bitirdim… Orijinal diziyi bitirdikten birkaç ay sonra da sıra yeni yayınlanan başlangıçta film olarak tasarlanan dört bölümlük mini diziyi izlemeye geldi… Her ne kadar orijinal diziyi yakın zamanda bitirmiş olsam da yeni dizinin yaşattığı nostalji hissiyatı inanılmazdı. Aradan geçen yıllar sonra bir eksik dışında (emekli olup, geri dönüşü reddeden Dewey) tüm kadronun toplanması ve neredeyse herkesin kaldığı yerden aynı kalitede performanslarına devam edişi harikaydı… Mini dizimiz yine Malcolm (Frankie Muniz) etrafında şekilleniyor. Karakterimiz ailesini hayatını sabote eden bir engel olarak görüp bağlarını tamamen koparmıştır. Bekar bir baba olarak kızı Leah (Keeley Karsten) ile birlikte yaşamaktadır. Fakat bağlar Hal (Bryan Cranston) ve Lois’in (Jane Kaczmarek) evliliklerinin 40. yıl kutlaması için yeniden kurulmak zorunda kalır ve Malcolm’un tamamen ayırdığı dünyaları bir araya gelir… Diziyi açıkçası büyük keyif alarak izledim ve bundaki temel neden oyunculukların başarısıydı. Frankie Muniz hala harika. Jane Kaczmarek ilerleyen yaşına rağmen enerjisinden hiçbir şey kaybetmemiş. Bryan Cranston zaten diziden sonra dünyanın en önemli oyuncularından birine dönüştü ki burada da yine döktürmüş… Dahası diziye yeni katılan karakterler olmuş. Leah karakteri kısa sürede çok iyi tanıtılmış ve dizide hızlı bir ikinci başrol görevi yüklenilmiş. Keeley Karsten seçimi muazzam olmuş, kariyerinde yolunun açık olmasını temenni ederim. Tristan rolündeki Kiana Madeira seçimini de sevdim. Aslında Malcolm’ü de katarsak bu üç karakter yeni bir spin-off dizisinin temelini kurma çabası gibi hissettirdi bana ki böyle bir projeyi izlemek isterdim… Dizi, genel olarak da orijinalinin kaotik atmosferini iyi bir şekilde devam ettiriyor. Fakat senaryonun ciddi kusurları olduğunu da belirtmek durumundayım. Stevie’nin bir anda eşcinsel olması gibi tuhaflıklar Malcolm in the Middle gibi sitcomların neden günümüzde var olamadığını bize hatırlatıyor adeta. Bunun dışında da akla çok yatmayan ya da daha iyi olabilecek çok noktalar vardı dizi içinde. Yine de bana yaşattığı hisler çok güzeldi ve böyle bir buluşmanın yapılmış olmasından çok memnun kaldım. Keşke Leah etrafında gelişen bir spin-off gelse ki yapımcılar da bu yönde istekli gözüküyorlar…




Mahsun J – 2. Sezon
Gain’in en sevilen dizilerinden biri olan Mahsun J’nin ilk sezonunu severek izlesem de ikincisini izlemeye bir türlü fırsat bulamadım. Aradan geçen uzun zamanın ardından nihayet dizi sezonunu kapatırken diziyi izlemeye sıra getirebildim… Ülkemiz için epey cesur bir konu etrafında şekillenen dizi, ikinci sezonunda da hemen her bölümde birbirinden ilginç konuları karşımıza çıkarmayı başarmış. Bununla birlikte bu bölümler arasında dengesizlikler olduğunu da söylemek mümkün. Yani bazı bölümlerdeki konu çok iyi işlerken bazıları ise “bitse de gitsek” havasında izlediğim gereksiz uzatılmış bölümler oldu benim için. Yılmaz Vural’dan Barbie’ye kadar geniş temalı bölümleri içeren sezonun son bölümleri ise sezonun yapısını epey değiştiren bölümler oldu ki ben başarılı buldum. Mahsun Karaca’nın iyi bir performansla canlandırdığı sevilmekten uzak karakterinin bana biraz Recep İvedik’in daha oturaklı versiyonunu hatırlattığını da söylemeliyim. Eda Akalın bu sezon da yardımcı kadronun en çok parlayanıydı. Sürpriz şekilde önceleri tamamen gereksiz bulduğum Davut karakterindeki Engin Yüksel de önemli katkı sağlayan bir yan karaktere dönüştü… Görünen o ki Mahsun J’nin devamı yakın gelecekte gelemeyecek ama önümüzdeki yıllarda bir şekilde geri dönme ihtimalini ben yüksek görüyorum, bekleyip göreceğiz…




The Paper – 1. Sezon
The Office’in televizyon tarihi için ne kadar önemli bir dizi olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Dizinin Greg Daniels başta olmak üzere yapımcılarının uzun yıllar ardından spin-off ile geri dönme kararı da oldukça heyecan vericiydi. Fakat doğal olarak yüksek beklentilerin etkisiyle diziyi hiç sevmeyecek bir kitle olacağı da aşikardı. Fakat sürpriz olan dizinin çok az ses getirmesi oldu. Sanırım Peacock’ta yayınlanmasının etkisi olsa gerek dizi hakkında özellikle aramadıkça yoruma rastlamak bile zordu. Öyle ki ben de heyecanla beklediğim dizinin varlığını bile unutmuşum ve son anda sezonu kapamadan listeme dahil etmiş bulundum… Hikaye aslında The Office’in devamıyla başlıyor. Aynı belgesel ekibi kağıt şirketimizin başından geçenlerin devamını çekmek istiyor ancak öğreniliyor ki şirket el değiştirmiş ve taşınıp farklı bir alana daha doğrusu alanlara yönelmiş. Bu alanlardan bizi daha çok ilgilendiren ise gazetecilik. Oldukça kötü gazetecilik yapan bir ekibin başına Ned (Domhnall Gleeson) geliyor ve gerçek gazeteciliği başlatmak istiyor… The Paper’ın çıkış fikri beni heyecanlandırdı. The Office’i taklit etmeyip farklı bir yoldan çok benzer tat yakalamaya çalışması doğru bir karar. Ned karakterini ve dizinin esas kızı görüntüsündeki Mare’i (Chelsea Frei) çok sevdim. Orijinal kadrodan tek isim olan Oscar’ın (Oscar Nunez) varlığını da çok değerli buldum. Ken rolündeki Tim Key’i de sevdim. Buna karşın dizinin ilk sezonunda potansiyeline ulaşma belirtilerini pek göremedik. Bunda temel etken yeni bir Michael Scott oldurulmak istenen Esmeralda (Sabrina Impacciatore) karakterinin aşırı sinir bozuculuğu olmuş. Michael Scott da özellikle The Office’in ilk sezonunda hiç sevilmeyecek bir karakterdi ama izlemesi garip bir şekilde keyif veren bir karakterdi. Esmeralda ise abartılı aksanıyla diziyi adeta baltalamış. Bunun dışında da yan karakterler bana pek potansiyel belirtisi vermediler. Dizinin ilk sezonunu yeni bitirmiş olmama rağmen bahsettiğim birkaç karakter dışında aklımda yer tutan herhangi bir karakter olmadı… Yine de dizinin ikinci sezonuna da bir şans vereceğim. Umarım iyi işleyen taraflara odaklanılan ve zaman içerisinde yükselen bir diziye dönüşür ve yazık edilmiş bir potansiyel olarak kalmaz…




The Comeback – 3. Sezon
Bu ayki günlükte nostaljik temalarla yazdığım bir diğer yorum da The Comeback’e ait. Friends’i yeni bitirdiğim dönemde The Comeback ikinci sezonuyla yıllar sonra dönmüştü ve daha fazla Lisa Kudrow izlemek için hemen ilk iki sezonu izlemiştim. İlk iki sezonu arasında dokuz yıl veren dizi, o zaman için harika bir final yapmıştı ki on iki yıllık aranın ardından gelen üçüncü bir sürpriz sezon beni son derece mutlu etti… Tabii bununla birlikte dizinin ilk iki sezonuna dair de hafızamda çok az şey kaldığı için diziyi yeniden izleme ihtiyacı hissettim ve izledim de… The Comeback’in ne kadar istisnai bir şey başardığı sezonlar arka arkaya izlenince daha iyi anlaşılıyor. Çok farklı temalarda olsalar da adeta Before serisinin televizyon dünyası versiyonunu çeken ekibin, aradan geçen yıllara rağmen hem kadroyu bir araya getirme başarısı hem de her şeyin gerçekten aynı tonda devam etmesini sağlama başarısı takdire şayan… Eski bir sitcom yıldızı olan Valerie Cherish’in (Lisa Kudrow) kariyerini yeniden yukarı taşıma mücadelesini izlediğimiz dizinin üçüncü sezonunda ana gündemimizi yapay zeka oluşturuyor. İlk iki sezonda senaristlerle sürekli çekişme halindeki karakterimiz, dizinin üçüncü sezonunda tamamen yapay zeka tarafından senaryosu yazılan bir dizinin başrolü için teklif alıyor. Başta tereddüt etse de kendini teklifi kabul etmiş bir şekilde buluyor ve olaylar gelişiyor… Yapay zeka günümüzde her sektörde devasa bir etki yaratacak güce sahip ki muhtemelen şu an yazdığım satırlar bile yapay zekaya veriye veri seti oluşturmak dışında çok az sayıda gerçek insana ulaşacak. Televizyon ve sinema sektörü de yapay zekanın gücünden en çok etkilenecek sektörler arasında. Bu konuda medyaya yansıyan pek çok olaya tanıklık etsek de ilk kez bir dizi/filmde bu konuya önemli bir şekilde yer verildiğine rastladım ve konunun hakkının yeterince iyi verildiğine inanıyorum. Lisa Kudrow’un muhteşem performansının bir kez daha diziyi taşıyan temel unsurlardan olduğunu vurgulamak gerek. Malcolm in the Middle yorumumun aksine The Comeback sadece güzel nostaljik hisler yaşatmadı aynı zamanda gerçekten başarılı bir devam sezonu sundu. Mükemmel finalini başka bir mükemmel final için bozdu. Kim bilir belki yirmi yıl sonra bir “comeback” daha yaşanır ve belki biz de onu görür, izler, yazarız…

