Amerika’da pandemi gündemini dahi geride bırakan #BlackLivesMatter harekatının Hollywood’a nasıl yansıyacağını merak ediyorsanız son dönem Amerikan sinemasını yeterince takip etmiyor olmalısınız. Hollywood’da zaten hali hazırda, yıllardır siyahilerin mağduriyetini anlatan çok sayıda iş yapılıyordu ki bu konuda akla ilk gelen isimlerden biri de özellikle renkli kişiliğinin de katkısıyla çok sevilen Spike Lee. Bir önceki filmi BlacKkKlansman sayesinde ünlü yönetmen, hem Oscar konusundaki şanssızlığını yenmiş hem de yıllardır hızla düşmekte olan kariyerinde ikinci bir dönemin startını vermişti. Şimdi ise dönemin ruhuna çok uygun bir filmle oradaki başarısının da üstüne çıkmaya hazır…

Da 5 Bloods, Vietnam Savaşı’nda birlikte savaşmış dört siyahi Amerikalının yıllar sonra yeniden Vietnam’da bir araya gelişlerinin ardından yaşananları konu alıyor. Ekibin yıllar sonra yeniden bir araya gelmesinin iki sebebi vardır. Birincisi filmin ismindeki beşinci kişi olan, ekip liderleri Norman’ın (Chadwick Boseman) cesedini bulmak. İkinci ve daha önemli sebep ise yıllar önce gömdükleri gömüyü ele geçirmek…

Daha çok günümüzde geçen filmde Norman karakteri az gözükse de önemli bir konuma sahip. Hiçbir Amerikalının iyi hatıralarla hatırlamadığı Vietnam Savaşı’na karşı çıkan gruplar içerisinde siyahiler de önemli bir yere sahip. Film de bunu girişte Muhammed Ali, finalde ise Martin Luther King sözleriyle vurguluyor. Norman ise ekibin birleştirici gücü ve hem iyi bir asker, hem de siyahi harekatı konusunda tıpkı Muhammed Ali ya da Martin Luther King gibi ekibi ateşleyen bir misyona sahip…

Spike Lee aslında “Da 5 Bloods” ile birlikte çok fazla türü bir araya getiriyor. Film, o yıllardaki %11’lik siyahi nüfusa rağmen Vietnam Savaşı’na katılanların %33’ünün siyahi olması vurgusuyla başlıyor ve her savaşta öne sürülen siyahilerin istedikleri hakları elde edemediklerini öne sürüyor. Her ne kadar haklı bir vurgu olsa da biraz bayat ve aşırı didaktik gelen bu vurgu filmle ilgili beni endişelere sevk etti. Neyse ki zaman ilerledikçe filmin çok daha fazlasını içerdiğini gördüm…

Yıllar sonra Vietnam’a geri dönen Amerikalıların orada yaşadıkları ve hala üzerlerinde taşıdıkları savaş etkisi çok işlenen bir konu olsa da etkileyiciydi. Fakat filmin asıl ilginçleşmeye başlaması define avının başlamasıyla birlikte gerçekleşti. Filmin bir anda Vietnam filminden 1948 yapımı “The Treassure of the Sierra Madre” izleri taşıyan bir filme dönüşmesi bana kalırsa asıl değerli kısmını oluşturdu. Spike Lee aslında burada okları biraz da siyahilere çevirmiş. Güce ulaşmak istediklerinde birlik mesajları veren siyahilerin, güce ulaştıklarında nasıl bireyselleştiklerini ve ideallerini kolayca bir kenara koyabildiklerini gözler önüne sermiş. Zaten filmin merkezine konulan Paul (Delroy Lindo) karakterinin Trump destekçisi olması da gelmekte olanın habercisiydi. Siyahi sinemasında pek göremediğimiz bir özeleştiriydi, değerliydi… Tabii bu eleştiriyi sadece siyahiler özelinde düşünmemek gerek. Her türlü ideolojiye kolayca uyarlanabilir, insanın özüne yönelik bir eleştiri olarak da rahatlıkla ele alınabilir…

Da 5 Bloods, teknik açıdan çok başarılı bir filmdi. Terence Blanchard imzalı müzikler çarpıcıydı, görüntü yönetmenliği üst düzeydi. Özellikle geçmişe dönülen sahnelerde 16:9 görüntü formatından 4:3’e geçişi sevdim. Kurgunun hareketliliğini sevdim ve geçmişe yönelik sahnelerin minimum oranda tutulmasını mantıklı buldum. Fakat zaman zaman araya sıkıştırılmış bilgileri dikkat dağıtıcı buldum, tıpkı Delroy Lindo’nun kameraya konuştuğu kısımlar gibi…

Kalabalık bir kadroya sahip filmde rol dağılımı dengeli gibi ve ekran süresiyle net bir şekilde öne çıkan kimse yok. Fakat Delroy Lindo’nun hem performansıyla hem de ekran süresiyle bir adım önde olduğunu söylemek mümkün. Oscar’da kampanyası hangi kategoride yapılacak şimdiden kestirmek güç ama başrol olarak da yardımcı oyuncu olarak da adaylık şansı çok çok yüksek… Yalnız Delroy Lindo’nun karakteriyle ilgili ciddi bir sıkıntım var. Karakterin hem gençlik halini hem de yaşlılık halini Delroy Lindo kendisi oynuyor ve aradan geçen 50 küsür yıl göze alınınca bu durum çok göze batıyor. Başarılı bir gençleştirme operasyonundan bahsetmek ne yazık ki mümkün değil. Keşke karakterin gençlik halini farklı bir oyuncu oynasaymış…

Ana dörtlümüzden Clarke Peters’ı da başarılı buldum. Geçen yıl Richard Jewell sayesinde tanıdığımız Paul Walter Hauser ve Fransız oyuncu Mélanie Thierry az süre alsalar da kadronun dikkat çekenleri arasındalar. Fakat kadroda görmenin beni en çok memnun ettiği isim şüphesiz Jean Reno’ydu. Léon ile efsaneleşen oyuncuyu uzun yıllar sonra üst düzey bir işte görmek, yaşlanmaya başladığı haliyle de iyi bir performansına tanıklık etmek çok hoştu. Keşke daha fazla iyi işte yer alsa..

Netflix’te ülkemizde de dünyayla aynı anda gösterime giren Da 5 Bloods, muhtemelen gelecek yılki Oscarların en güçlü adaylarından biri olacak. En azından pek çok kategoride adaylıklar alacağı kesin. Spike Lee’ye en iyi yönetmen ödülü kazandıran ilk film olursa da hiç şaşırmam. BlacKkKlansman’ı hiç sevememiş biri olarak Da 5 Bloods’u oldukça sevdim, elde etmesi muhtemel ödül başarılarına da herhangi bir itirazım yok. Yılın en değerli filmlerinden biri, 2.5 saatlik süresine aldırış etmeden izleyin derim…

Da 5 Bloods

8.5

Puan

8.5/10