The Only Living Pickpocket in New York (2026)

Bazı filmler var ki fragmanını izler izlemez seveceğime neredeyse emin oluyorum ve bunlarda çok nadir yanılıyorum… Bu durumun güncel örneklerinden biri oldu Noah Segan’ın ilk ciddi filmi sayılabilecek “The Only Living Pickpocket in New York”… Hayatı boyunca geçimini yankesicilik yaparak kazanmış Harry (John Turturro), değişen çağa ayak uydurmakta zorlanmaktadır. Yaptığı bir hırsızlıkla yanlış kişiye denk gelince Harry’nin tüm dünyası tehlikeye girer… “The Only Living Pickpocket in New York” benim açımdan yorumlaması en zor tipte filmlerden biri. Çünkü filmi daha açılış sahnesinden itibaren çok sevdim. Harika bir şarkı eşliğindeki New York sokaklarında başlayan hikaye, daha ilk anlarından beni sıkıca içerisine çekti. Başta John Turturro’nun enfes performansı olmak üzere şahane oyunculuklar, boş sahnesi olmayan akıcı kurgusu film boyunca ilgimin en üst düzeyde kalmasını sağladı. Sanki 90’lar ya da öncesinde çekilmiş Martin Scorsese klasiği izliyormuşum gibi hissettirdi her şey. Steve Buscemi, Giancarlo Esposito ve Tatiana Maslany gibi çok sevdiğim oyuncuları çarpıcı rollerde izlemek de işin bonusu oldu… Bunca olumlu şeye rağmen filmi benim gözümde yorumlaması zor yapan şey ise yankesiciliği ustalık gerektiren bir meslek olarak sunup fazlasıyla romantikleştirmesini ahlaki açıdan sorunlu bulmam. Evet, filmi bir antikahraman filmi olarak değerlendirmek mümkün ve Harry’nin özenilecek bir hayatı olmadığı muhakkak. Pişmanlıklar duyan ve sadece tek iyi bildiği şeyi yapmak zorunda hisseden bir adamın hikayesi olarak anlamlandırılabilir ama o açıdan da bence yetersiz kalıyor. İşlediği küçük gözüken suçların başka hayatları ne denli etkileyebileceği üzerine kafa yormuyor… Yani anlayacağınız kalbimin çok sevdiği filme olan sevgimi mantığım frenlemeye çalışıyor olabildiğince. Muhtemelen bu çatışmayı önümüzdeki yıllarda tekrar yaşayacağım. Kısa süresi de göz önüne alınırsa yıllar içinde tekrar tekrar izlenebilecek türden bir film…

The Only Living Pickpocket in New York
8.5

Fatherland (2026)

Ida ve Cold War gibi hiç sevmediğim iki filmle büyük hayran kitlesi edinen Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski, sekiz yıllık uzun bir aradan sonra yine çok benzer tarzda bir filmle geri döndü. Aradan geçen yıllarda hem Pawlikowski değişmiştir hem de ben değişmişimdir düşüncesiyle Cannes’dan yönetmen ödülüyle dönen filme şans vermek istedim. Kısa süresi bu konuda beni cesaretlendiren temel faktörlerdendi… İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’sında geçiyor film. Ünlü yazar Thomas Mann (Hanns Zischler), kızı Erika (Sandra Hüller) ile birlikte Almanya’ya geri dönüyor ve bir zamanlar vatanları olan toprakların güncel haline tanıklık ediyorlar… Pawlikowski’nin muhteşem bir fotoğrafçı ama kötü bir hikaye anlatıcı ve vasat bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. Bu filmde de bu düşüncelerimde çok bir değişiklik olmadı. Fakat neyle karşılaşacağımı iyi bildiğimden olsa gerek önce iki filmine göre daha fazla sevdim. Özellikle Thomas Mann karakteri epey ilgimi çekti. Oyuncunun performansını da çok beğendim. Sandra Hüller de her zamanki gibi çok iyi ama ben Oscar için oyumu Rose’a kullanırdım net şekilde. Buradaki performansı yardımcı oyunculuğa da yakın, oraya kayarsa da şaşırmam bu arada… Pozitif taraflara karşın yönetmen yine bence film yapmaya değer bir konu bulamamış ve her şeyi görselliğin gücüne bırakmış. Dönemin hissiyatını duygusal bir şekilde ele almaya çalışmış ama o duygunun izleyiciye geçişi yine zayıf kalmış. Kendisinin takıntılı tarzı ve görseli güzel duygusuz tavrı bana Wes Anderson’ı andırmaya başlamıştı ki Letterboxd’daki en popüler yorumun aynı benzetmeyi konu aldığını görmek enteresan bir sürpriz oldu… Pawlikowski’nin benzersiz tarzının hayran kitlesi oluşturmasını anlıyorum ama bende uyandırdıklarının saygıdan hayranlık seviyesine geçmesi bir gün mümkün olacak mı bilemiyorum…

Fatherland
6.0

Look Back (2026)

Japon sinemasının önemli yönetmenlerinden Hirokazu Koreeda ile olan ilişkimiz epey inişli çıkışlı bir grafiğe sahip. Çok sevdiğim filmleri de olan yönetmenin zar zor bitirdiğim filmleri de mevcut. Özellikle son yıllarda çocuk odaklı filmlerle kanımın uyuşmaması nedeniyle aynı isimli animeden uyarlanan Look Back için de beklentilerim oldukça düşüktü, neyse ki sağlam yanıldım… Fujino okulda mangalarıyla tanınan ve mangayı gerçek bir tutku haline getirmiş küçük bir kız çocuğudur. Ne var ki kendisinden yaşça küçük ve tamamen içe kapanık bir çocuk olan Kyomoto kısa sürede Fujino’nun önüne geçer. İkili arasında farklı aşamalardan geçen sıra dışı bir ilişki başlar… Look Back beni hiç beklemediğim kadar çok etkiledi. Bana kendi çocukluğuma dair artık unutmaya başladığım bazı hislerimi yeniden hatırlattı. İkilinin azmi bana aklımdaki bazı konular için ilham verdi. Dostluğun önemini, rekabetin doğru kullanımda kuvvetlendiriciliğini, olaylara bakış açımızın önemini hatırlattı… Bunu yaparken hem güldürdü hem de duygulandırdı. “Şiir gibi” kavramına en uygun filmlerden biri gibi hissettirdi. Bunların hiçbiri belki de başarması çok büyük şeyler gibi gelmiyor kulağa fakat bunların hepsini birden başaran filmler de çok nadir geliyor. O nadide güzelliklerden biriydi Look Back, çok sevdim…

Look Back
9.0

Klara and the Sun (2026)

Jojo Rabbit gibi harika bir filmi bize kazandırmasından ötürü Taika Waititi, yakından takip ettiğim yönetmenlerden biri. Hakkındaki her şey benim çok sevebileceğim türden gözükmesine karşın filmi izlememden hemen önce gördüğüm berbat derecedeki eleştiriler yönetmenin en yenisi Klara and the Sun ile ilgili şevkimi çok kırdı. Yine de eleştirmenlerin yanılmasını umarak -ki Jojo Rabbit’i de sevmeyen kişilerden bahsediyoruz neticede- sinemanın yolunu tuttum. Sonuç ise blogda yazdığım on üç yıl içerisinde muhtemelen eleştirmenlerle fikrimizin en çok ayrıştığı filmi karşımda bulmam oldu… Klara (Jenna Ortega), bir mağazada satılmayı bekleyen insansı yapay zeka robotudur, amacı insanlara arkadaşlık etmektir. Hem eski bir modeldir hem de biraz tuhaf huylara sahiptir. Güneşi çok sevmektedir ve onu bir çeşit tanrı olarak görmektedir. Bir gün kendisini arkadaş olarak seçecek birini bulacağına dair ümitlidir… Nobel ödüllü yazar Kazuo Ishiguro’nun romanından uyarlanan film, henüz ilk anından itibaren beni sıkıca sardı. Jenna Ortega’nın olağanüstü performansının da etkisiyle adeta gözlerimden kalpler çıkarak izledim filmi. Filmekimi’nde izlediğim salonda da Anora‘dan bu yana ilk kez bir filmde toplu kahkahaların desibelinin bu kadar yükseldiğine tanıklık ettim. Yapay zekanın hayatımızın bu kadar önemli olduğu günlerde, bu konuyu günümüzün gerçekliğinden bambaşka bir şekilde ele alıp tamamen özgün hissettiren bir şey ortaya koyabilmek büyük başarı. Filmin yarattığı bu dünyaya Taika Waititi’nin mizahı inanılmaz yakışmış. Uzun yıllardır hem bu kadar güldüğüm hem bu kadar duygulandığım bir başka film daha hatırlamıyorum. Filmden çıktıktan sonra ve salondaki izleyici reaksiyonuna da tanıklık ettikten sonra izlediğim filmin yorumlarını okuduğum filmden başka bir film olduğunu düşünmeye başladım. Bana göre herkese rahatlıkla önerilebilecek, her yaştan, her kesimden seyirciye hitap edebilecek mükemmel bir filmdi. Sanırım yapay zeka nefretinin epey yüksek olduğu bir ortamda filmin yapay zeka ve insani değerler üzerinde sordukları bazı kesimleri rahatsız etti… Ayrıca filmin uyarlandığı kitabı ne yazık ki okumadım, kitabı iyi yansıtmamayla ilgili eleştirilere yorumum yok. Fakat bu dünyadan daha fazlasını izlemeye, okumaya çok açığım. En kısa zamanda kitabını da okumak istiyorum. Bununla birlikte kitabın ne kadar iyi olduğu filmin muhteşemliğine gölge düşüremeyecek. Çok nadir tam puanlarımdan birini kullanmakta sakınca görmeyeceğim kadar çok sevdim. Son yıllarda izlediğim en iyi yeni film…

Klara and the Sun
10

Wild Horse Nine (2026)

Filmekimi’nin kapanışını arka arkaya üç çok iyi filmle yapmış olmaktan inanılmaz hoşnutum. Özellikle Three Billboards Outside Ebbing, Missouri sonrası kariyerini yeni bir seviyeye çıkaran Martin McDonagh, kendi iyi film çekme serisi sayesinde benim iyi film izleme serimi sürdürmüş oldu… 1973 Şili’sinde geçiyor hikaye. Hayatının son demlerindeki kıdemli CIA ajanı Chris (John Malkovich) ve uzun süredir birlikte çalıştığı arkadaşı Lee (Sam Rockwell), özel bir görev için Paskalya Adası’na gidiyorlar… McDonagh, kariyeri boyunca en iyi yaptığı şeyi burada mükemmelleştirerek uyguluyor. İki erkek dostluğu, iyi tarafları da bulunan kötü karakterler, şahane oyunculuklar ve tabii ki mizahı yerinde bol bol diyalog… İzlemesi çok keyifli ve aynı zamanda duygusal yanları da bulunan bu hikaye üzerinden Amerika’nın dış ülkelere müdahalelerini ve hatta kendi ülkelerine müdahalelerini acımasızca eleştiriyor film. Tarihi olayları böylesine naif bir konu üzerinden, kara komedi şeklinde anlatabilmek başka bir yetenek. Kara komedi türünün en iyileri arasında anılmayı hak edecek kadar iyi bir film Wild Horse Nine… Filmin iyi işlemesindeki aslan payı John Malkovich’e ait. Çok gösterişli olmayan bir rolü adeta kendisi devleştirmiş. Elbette karakteri iyi yazılmış ama diyalogların iyi işlemesinde de filmin duygusunun geçmesinde de kendisinin payı çok yüksek. Ona eşlik eden Sam Rockwell de harika bir tamamlayıcı olmuş. John Malkovich’in Oscar’ı başka birisine kaptırması çok zayıf ihtimal olarak gözüküyor. Kariyerindeki ilk Oscar’ını Martin McDonagh filmiyle kazanan Sam Rockwell de bir ikincisini başarabilir. Onun da adaylığı cepte. Eğer film Akademi tarafından beklenen düzeyde sevilirse bu tip filmler için biçilmiş kaftan olan Steve Buscemi için de -utanç verici ama- kariyerinin ilk Oscar adaylığı söz konusu olabilir. Filmin sürpriz iyisi Mariana Di Girolamo’nun da yardımcı kadın oyuncu kategorisinde şansı hiç fena değil. Kısa süresinde filme farklı bir tat kazandırmış, karakteri de aslında filmdeki her şeyi daha anlamlı kılmış… Wild Horse Nine, Martin McDonagh ve bol diyaloglu kara mizah film sevenler için kaçırılmaması gereken bir film. Yılın en iyi filmlerinden biri…

Wild Horse Nine
9.0