2006 yapımı ilk filmi “The Lives of Others” ile sıra dışı bir başarı yakalayıp modern Alman sinemasının en önemli başyapıtlarından birine imza atan Florian Henckel von Donnersmarck, bu başarısının ardından soluğu Hollywood’da almıştı. 2010 yapımı “The Tourist” ile eleştirel anlamda bekleneni veremedikten sonra sinemaya uzun bir ara veren yönetmen, artık varlığını unutturmuşken kendi ülkesinde yeni bir kült adayı “Never Look Away” ile geri döndü…

Uzun bir zaman periyoduna yayılan film, Nazi Almanya’sında zor bir çocukluk geçiren Kurt Barnert’ın (Tom Schilling) kendi sanat anlayışını bulma arayışını konu alıyor… Üç saatlik uzun bir süreye sahip filmin aslında üç ana bölümden oluştuğu söylenebilir. Filme Kurt’ün küçüklüğüyle başlıyoruz. Adolf Hitler’in baskıcı rejiminin etkilerini buram buram hissettiğimiz bu kısımda, Nazilerin hastalıklı düşüncelerini bir kez daha ve aslında daha önce sık gördüklerimizden biraz daha farklı yönleriyle birlikte görüyoruz. Çünkü bu kez zulme uğrayanlar Yahudi ya da başka ırktan insanlardan ziyade Alman halkı…

İkinci kısımda Kurt, sanat okuluna başlayıp hayatını şekillendirmeye çalışan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu kısımda Nazi hakimiyeti artık bitmiştir, fakat izlerinin silindiği söylenemez. Kurt, Nazilerin hastalıklı düşüncelerini uygulamakla sorumlu doktorlardan biri olan Profesör Seeband’in (Sebastian Koch) kızı Ellie’ye (Paula Beer) vuruluyor… Son kısımda ise Kurt’ün özel hayatından biraz uzaklaşmaya başlayarak sanat hayatına odaklanıyoruz ve her şeyin toparlandığı sonuç kısmına varıyoruz…

Yaşayan en önemli ressamlardan biri olan Alman Gerhard Richter’ın hayatından esinlenen film, bir sanatçının yaşadıklarını eserlerine yansıtmasının önemini vurguluyor. Buna karşın gerçeklik vurgusunda bulunan filmin kendisinin oldukça değiştirilerek kurmaca hale getirilmiş bir hikayeyi ele alıyor olması ciddi bir çelişki olarak gözükebilir. Fakat filmin zaten sanattaki tek doğru yolun gerçeğin peşinde koşmak olduğunu iddia etmek gibi bir durumu yok. Bir kişinin kendi doğrusunu bulma hikayesini izliyoruz filmde ve belli ki Donnersmarck’in kendisi için dahi bu doğru karakterimizle aynı değil. Yani işin özü ben bu çelişkiyi bir sıkıntı olarak görmek yerine zenginlik olarak yorumlamayı tercih ettim. Zaten aksi halde sanatı gerçeklikten ibaret olarak görmek sağlıklı bir ana fikir olmazdı?

Zengin içeriğinin yanında Never Look Away, teknik açıdan da üst düzey bir film. Oscar adayları açıklandığında en çok şaşırdığım kategorilerden biri filmin aldığı görüntü yönetmenliği adaylığı olmuştu. Filmi izledikten sonra bunun ne kadar doğru bir seçim olduğunu görmek mümkün. Özellikle ressamımızın sanatını konuşturduğu sahnelerdeki görüntü yönetimi enfesti, genel olarak da sinematografi göz kamaştırıcı cinstendi. Etkisini yoğun şekilde hissettiren müziklerin yanı sıra gerek prodüksiyon tasarımı, gerek kurgusu, gerek oyunculuklarıyla her şey oldukça başarılıydı.

Süresi 3 saati bulan filmlere ister istemez bir ön yargıyla, korkuyla bakılır. Never Look Away de izlemeden önce benim için aynı durumdaydı. Fakat filmi izledikten sonra filmin süresinden pek şikayetçi olduğumu söyleyemem. Elde uzun yıllara yayılmış zengin bir hikaye var. Evet, belki daha kısa hale de getirebilmek mümkündü ancak bu halinin filmi daha etkileyici kıldığını söylemek mümkün. Zaten baştan sona akıcı bir şekilde ilerleyen film, bu süreyi fazla hissettirmiyor…

Almanya’nın bu yılki Oscar adayı olan Never Look Away, biraz önce de bahsettiğim görüntü yönetmenliği dışında bu yıl rekabetin her zamankinden de yoğun yaşandığı “yabancı dilde en iyi film” kategorisinin adayları arasına girmeyi başardı. Buna karşın henüz geniş kitlelere ulaşamayan filmin zamanla değeri artan filmlerden biri olacağına inanıyorum. Etkileyici bir sinema deneyimi sunan film, yılın iyileri arasında ve muhtemelen yıllar sonra 2018’e dönüp bakıldığında akıllarda yer edinmiş filmlerden biri olacak…

Never Look Away

8

Puan

8.0/10

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: