Özellikle ödül sezonunun tam ortasında olduğumuz şu günlerde tüm iddialı yeni projelere yetişebilmek bir hayli zor. Hal böyleyken ister istemez bazı filmleri eleştirmen ve izleyici puanlarına göre elemek zorunda kalıyoruz. Benim için de o filmlerden bir tanesi üç tane Oscar sahibi başrolüyle dikkat çeken ve yönetmen koltuğunda John Lee Hancock’un oturduğu iddialı HBO Max filmi The Little Things idi. Fakat kötü eleştirilerine rağmen sürpriz şekilde filme gelen Altın Küre ve SAG adaylıkları sonrası filmi yeniden listeme ekledim ve filmlerdeki en önemli notun kendi verdiğimiz not olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlamış oldum…

90’lı yılların ortalarındaki bir zaman diliminde Los Angeles’tayız. Joe Deacon (Denzel Washington) önceleri büyük şehirde çalışmış fakat bir hatası sonucu küçük bir ilçeye sürgün edilmiş eski bir cinayet masası memurudur. Jim Baxter (Rami Malek) ise medyada popüler olan genç ve başarılı bir dedektiftir. İkilinin yolları Joe’nun takıntı haline getirdiği bir seri katil davasıyla kesişir ve birlikte katilin peşine düşerler…

The Little Things, gerilimin had safhada olduğu oldukça çarpıcı bir açılış sekansıyla bizi karşılıyor. Oldukça düşük beklentilerle başladığım filmin beklediğimden çok daha iyi olabileceğini henüz ilk dakikadan göstermesi demekti bu… Sonrasında ise ana karakterlerimizi yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. Joe ve Jim’i görünce yine biri genç diğeri yaşlı iki dedektifin birbirleriyle olan fikir çatışmasını izleyeceğiz diye düşündüysem de yanıldığımı anlamam uzun sürmedi. Yanıldığıma da sevindim tabii… Her ne kadar ilk kısım biraz yavaş sayılabilecek bir tempoya sahip olsa da Jared Leto’nun canlandırdığı olağan şüphelimiz sahneye çıktıktan sonra film, ekrana kilitlemeyi başardı. Bazı noktalarda karakter kararları saç baş yoldursa da film genel anlamda oldukça sürükleyici ve ilgi çekici anlara sahipti. Filmin finali hakkında elbette spoiler içeren bilgi vermeyeceğim ancak çoğunluğu memnun etmemesine karşın beni oldukça memnun ettiğini belirtmeliyim. Filmi bu türdeki pek çok filmden ayrı bir yere koyan, filmin sıradan bir polisiye olmanın ötesine geçip söyleyecek sözü olan bir polisiye olduğunu gösteren bir finaldi. Filmin en akılda kalıcı yanlarından biri olacak benim için. Fakat bazı kişilerde neden hayal kırıklığı yarattığını da anlayabiliyorum, daha klasik bir final ya da çok zekice şeyler bekleyenlerin beklentilerini karşılamama ihtimali yüksek…

Oyunculuklar şüphesiz filmin en çok tartışılan noktalarından biri oldu. Aslında Jared Leto’nun da Rami Malek’in de nefret edenlerinin çok olduğunu düşünürsek bu hiç de şaşırtıcı değil… Denzel Washington, iki genç oyuncunun yanında bana kalırsa filmin en iyisi durumunda. Karakterinin çok iyi yazılmış olması, merak uyandıran ve ilgi çekici bir karakter olmasının da payı yüksek… Oscar aldığı Bohemian Rhapsody sonrası ilk kez izlediğimiz Rami Malek, bu rol için ilginç bir tercih olmuş. Güçlü bir dedektif görüntüsüyle hiç uyuşmaması bir yana, ağzından çıkan kelimelerin zar zor anlaşılabilmesi de bir başka problem. İyi oynadığı anlar yok diyemem ama muhtemelen daha iyi bir cast seçimi filmin genel sevilebilirliğini de arttırabilirmiş… Jared Leto ise yine neredeyse tanınmaz hale geldiği tuhaf bir karakteri canlandırıyor. Karakteri şüphesiz filmin ilgi çekiciliğine ciddi katkı sunuyor. Fakat Leto’nun her zamanki gibi gereğinden çok daha fazla çabalıyormuş gibi hissettiren performansının etkisi ne dereceydi emin değilim…

John Lee Hancock’un 90’lı yıllarda yazdığı ve yıllardır Steven Spielberg, Clint Eastwood gibi önemli yönetmenlerin önünden geçip es geçtikleri The Little Things, benim çok düşük beklentiyle izlemeye başlayıp son bir saatinde gözümü kırpmadan izlediğim bir polisiye oldu. Evet, bazı başarısız noktaları olduğu bir gerçek ancak bana kalırsa çarpıcı bir finale sahip seyir zevki yüksek bir polisiye. Son olarak filmin Thomas Newman imzalı müziklerinin en başarılı noktalarından bir tanesi olduğunu belirtmek gerek…

The Little Things

7

Puan

7.0/10