The Drama (2026)

Sick of Myself ve Dream Scenario filmleriyle hatrı sayılır bir başarı elde eden Norveçli yönetmen Kristoffer Borgli, başarının ödülü olarak Hollywood’un iki parlak yıldızı Zendaya ve Robert Pattinson’ı bir araya getirmeyi başardı. Gerçi ikili, bu yıl sürekli bir araya gelecekler ama asıl başarı A24 imzalı arthouse bir yapımda bunu gerçekleştirmek… Klasik bir Hollywood romantik komedisi gibi başlayan filmin, sıra dışı olduğunu ilk etapta çarpıcı kurgusuyla hissediyoruz. Filmin tam bilindik bir hikayeye dönüştüğünü hissettiğimiz anda yönetmen bizi bambaşka bir rotaya fırlatıyor. Filmin asıl meselesi ise çiftimizdeki partnerlerden birinin diğerinin geçmişine dair son derece karanlık bir noktayı öğrenmesiyle başlıyor. Film, geçmişin ne zaman ve hangi koşullarda silinebileceğine dair derin düşüncelere davet ediyor izleyiciyi… The Drama’nın vizyonu ülkemiz için çok talihsiz bir zamana denk geldi. Filmi izleyince bu dehşet verici denk gelişi eminim siz de yorumlamakta şaşıracaksınız. Ben filmi bu olaylar öncesinde izlemiştim ve sonrasında izlemek neyi değiştirirdi pek kestiremiyorum… Açıkçası film, seyir zevki olarak beklediğimin biraz altındaydı yönetmenin önceki iki filmi daha özgün bir görüntüdeydi. Fakat farklı noktalar düşündüren bir film her zaman değerlidir ve bu film bunu fazlasıyla başardı. Yıldız başrollerinin ve başarılı PR çalışmalarının etkisiyle gişede iyi iş yapmasını da bu tip filmleri genel izleyiciye yaklaştırması açısından değerli buldum. Robert Pattinson’ın başarılı performansını da es geçmemek gerek. Yılın izlenmeye değer filmlerinden…

The Drama
7.5

Perde (2026)

Sessiz sedasız vizyona giren Perde, Özkan Çelik yönetmenliğindeki tesadüfen keşfettiğim küçük bir film. Tiyatro dinamiklerine de uygun gözüken, neredeyse tek mekanlı ve az karakterli filmde işinde terfi alan Samet’in (Cem Zeynel Kılıç) arkadaşlarıyla evde kutlama yapacakları gecede komşusunun penceresine gözünün takılması ve sonrasında gelişen olayları izliyoruz… Açıkçası filmi izlerken çıkış noktasını biraz abartılı buldum ama “yan bakma” yüzünden insanların birbirini öldürebildiği bir ülkede belki de ben biraz masum düşüncedeydim. Filmin diyaloglarının daha akıcı ve ilgi çekici olmasını isterdim, sonunu da özellikle karakterlerden biriyle bağdaştıramadım. Yine de eldeki sonuçtan pek şikayetçi değilim. Aksine şehir hikayelerini filmleştirmekten itinayla kaçınan yerli sinemacılarımıza olumlu örnek olmasını dilerim. Bu tarz daha çok hikayelere ihtiyacımız var ve tabii bunları izleyecek seyirciye de…

Perde
7.0

Project Hail Mary (2026)

The Martian ile adını geniş kitlelere duyuran yazar Andy Weir, çağımızın en önemli bilim-kurgu yazarlarından biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Yazarın büyük ve sevilen bir hite dönüşen kitabı “Project Hail Mary”, The Lego Movie başta olmak üzere animasyon ve komedi yönetmenliklerinden tanıdığımız Phil Lord & Christopher Miller yönetmenliğinde filme dönüştü… Aslında pek de birbiriyle örtüşmeyen dünyaların birleşmesi gibiydi bu yazar ve yönetmen eşleşmesi. Fakat filmi izledikten sonra taşlar yerine oturdu. Ortada gerçekten komediye çok yakın duran, animasyon matematiğine çok yakın son derece çarpıcı bir bilim-kurgu var… Filmin gişe başarısı ve aldığı yüksek puanlar heyecanlandırsa da tür itibarıyla filme biraz mesafeli yaklaşıyordum. Öyle ki son dönemdeki uzay temalı filmler giderek sıradanlaşma eğilimindeydi. Yine de filmi IMAX salonlardan kalkmadan yakaladım ve IMAX seyir keyfinin bambaşkalığını hatırladım… Aslında filmin başlangıcı korktuğum senaryoyla paraleldi, her ne kadar farklı yanları olsa da uzayda dünyayı kurtarmaya çalışan ve bunu yaparken yapay zekayla konuşan bir adam 2026 yılı için heyecan verici olmaktan uzak. Fakat filmin asıl farklılığı sıra dışı dostluk hikayesiyle ortaya çıktı. Biraz Arrival’ı hatırlatan bir şekle bürünen film, onun aksine çok daha eğlenceli bir yolla bulmuş yolunu… Filmde Ryan Gosling’in sevilebilirliği epey işe yaramış. Avrupa sinemasının yükselen yıldızı Sandra Hüller’in ilk Hollywood performansı da filme değer katmış. Fakat bu kadar az karakterli bir film için filmin süresinin aşırı uzunluğunun ve farklı zamanlardaki gelgitlerin seyir zevki açısından biraz sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca olay örgüsü de beni yeterince cezbetmedi. Filmin daha çok çalışan tarafı dostluk komedisiydi. Muhtemelen sene sonunda Oscar’da pek çok kategoride aday olarak göreceğiz ama genel anlamda ben çoğunluk kadar bayılmadım, sadece sorunlu noktalarına rağmen sevdim…

Project Hail Mary
7.5

Sultana (2026)

Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde ne yazık ki takvim uyuşmazlığı nedeniyle çok fazla film izleme fırsatım olmadı. Festivalde izleyebildiğim iki filmden ilki Ali Kemal Güven yönetmenliğindeki “Sultana” oldu. Türk sineması için özgün sayılabilecek bir konu ve özellikle de müzikal türünde bir film olduğunun vurgusu beni filme çeken temel unsurlardı. Tuba Büyüküstün’ün bu tarz bir filmde neler yapacağını ve Prens’ten hayranı olduğum Derya Pınar Ak’ın farklı bir roldeki performansını merak ediyordum… Sonuç ise ne yazık ki pek parlak olmadı. Aslında filmi seyir zevki açısından hiç fena bulmadım. Filmde İstanbul’daki bir dans kulübündeki ana dansçı Meral’in (Tuba Büyüküstün) yeni başlayan genç dansçı Anna’yı (Derya Pınar Ak) kanatları altına almasıyla gelişen olayları izliyoruz. Özellikle Anna karakterinin sevilebilirliği filme bağladı beni. Filmin vermeye çalıştığı mesajı da sevdim ve değerli buldum. Bununla birlikte senaryonun görmezden gelinemeyecek önemli kusurları olduğunu da belirtmek gerekiyor. İyi ve kötünün kesin çizgilerle ayrılması temel bir problem. Tuba Büyüküstün’ün ne yazık ki inandırıcılıktan uzak olan performansı önemli bir problem. Müzikal numaraların müzikal denemeyecek seviyede olması ise belki de en temel problem. Şarkı performansları gerçekten çok kötüydü ki sadece şarkıların iyi olması bile filmi kurtarıp üst seviyelere yaklaştırabilirmiş. Yine de sinemamızda farklı denemeler görmek ve yanlış yoldan doğru sonuca gitse de bir kadın dayanışması filmi görmek güzel…

Sultana
5.5

Hold Onto Me (2026)

Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı bulabildiğim ikinci ve maalesef son film Yunan yönetmen Myrsini Aristidou’nun ilk uzun metraj filmi olma özelliği taşıyan Hold Onto Me oldu… Kıbrıs’ta geçen filmde küçük bir kızın babasının cenaze için yeniden kızın yakınlarına gelip ikilinin ilk kez bağ kurmasını konu alıyor. Her ne kadar ana karakterinin sempatikliğinin etkisiyle içerisine çekse de film, pek yeni hissettirmiyor. Kendi hayatlarını yoluna koyamamış kişilerin anne, baba olmaması gerektiğine dair izlediğimiz çok sayıda bağımsız filmden bir diğeri sadece. Yine de iz bırakan sahneleri olan, fena çekilmemiş bir film olduğunu söylemek yanlış olmaz…

Hold Onto Me
5.5

Michael (2026)

Gezegenin görmüş olduğu belki de en büyük şöhrete ulaşan Michael Jackson, hayatındaki pek çok sansasyonel olayla ölümünden uzun yıllar sonra bile bugün hala sık sık gündemi meşgul etmekte… Bohemian Rhapsody’nin devasa başarısı sonrası patlayan müzisyen biyografisi furyasının sonunda popun kralına da gelmesi kaçınılmazdı… Antoine Fuqua yönetmenliğinde hayata geçen ve sanatçıyı yeğeni Jaafar Jackson’ın canlandırdığı film, ilk fragmanları yayınlandığından beri beni heyecanlandıran önemli filmler arasındaydı. Film gösterime girmeden gelen acımasız eleştirmen yorumları dahi hevesimi kıramadı ve ilk fırsatta IMAX salonun yolunu tuttum… Michael, sanatçının çocukluğunu ve kariyerinin Jackson 5’dan koptuğu ilk yılları anlatan oldukça seyirci dostu bir film. Sanatçının suçlandığı noktalara girmeyen, ele aldığı yıllar itibarıyla girmesine gerek de olmayan ve sanatçıyı sevenlerin çok yüksek memnuniyetle ayrılacağı kaliteli bir film. Sanatçının kariyerinden iz bırakan pek çok detayı devasa sinema perdesinde izlemek eşsiz bir histi. Baştan sona filmi izlemekten büyük keyif aldım ve elde ettiği izleyici başarısına da bu nedenle hiç şaşırmadım. Bohemian Rhapsody’de yaşananların bir tekerrürü adeta tüm bu süreç… Filmin işlemesinde Jaafar Jackson’ın çok iyi bir Michael olmasının payı büyük. Ona eşlik eden yan kadro da çok iyi. Prodüksiyonun göz kamaştırıcılığını anlatmaya gerek yok… Sene sonunda Bohemian Rhapsody’nin Oscar başarısını da tekrarlamasını dilerim. Çok yüksek ihtimal gelecek olan ve daha tartışmalı noktalara girmesi muhtemel ikinci filmi de heyecanla bekliyorum şimdiden…

Michael
8.0