Son yıllarda sinema dünyasına Meksikalı yönetmenlerin damga vuruşlarına tanıklık ediyoruz. Alejandro Gonzalez Inarritu ve Guillerme del Toro ile birlikte bu başarıya imza atan üç önemli yönetmenden biri de şüphesiz Alfonso Cuaron. 2013’teki Gravity ile o yıla damgasını vurarak kariyerinin zirve noktalarından birine ulaştıktan sonra Cuaron’un nasıl bir filmle geri döneceğini merak ediyorduk ama o, beklentilerin çok dışında bir filmle döneceğini duyurdu. Meksika’da geçen, İngilizce olmayan, siyah-beyaz görüntülerden oluşan, hiçbir tanıdık ismi bulundurmayan kadroya sahip bir film doğrusu ben de pek bir beklenti yaratmamıştı ve filmin Gravity’nin yarattığına benzer bir etki yaratmasına ihtimal vermiyordum. Fakat Roma, 2018’in en çok konuşulan sinema olaylarından biri oldu ve yıla damgasını vurarak Oscar dahil pek çok ödül için favoriye dönüştü…

Yönetmenin en kişisel filmimdi diyerek açıkladığı Roma, 1970’lerin başlarında Meksika’da “Roma” adındaki bir mahallede geçiyor. Yani tam da Cuaron’un çocukluğunu geçirdiği zaman ve mekanda. Fakat olaylara küçük çocuğun gözünden bakmak yerine çocuğun dadısı, ailenin hizmetçisi Cleo’nun (Yalitza Aparicio) gözünden bakıyoruz ve onun yaşadıklarına tanıklık ediyoruz…

Roma, daha ilk sahnesinden itibaren nasıl bir film olduğu hakkında önemli ipuçları veriyor. Bir avlunun temizlenişini olabilecek en harika görüntülerle önümüze sunuyor Cuaron. Sonrasında hiç acele etmeden yavaş yavaş karakterleri tanıyıp hem mekana, hem de karakterlere alışıyoruz. Filmin neredeyse tamamında görüntüler, olayların önüne geçiyor. Olayların ilgi çekici hale geldiği noktalar yok değil ancak aynı hikaye başka bir yönetmen tarafından ele alınsaydı muhtemelen çok kısıtlı bir izleyiciye ulaşan zayıf bir film olarak tarihin derinliklerine karışırdı. Fakat Cuaron’un muhteşem, gerçekten muhteşem görüntü yönetimi sayesinde ortaya hafızalarda yer edici bir sinema deneyimi çıkıyor…

Peki Roma gerçekten abartıldığı gibi kusursuz ve yılın en iyi filmi olarak anılmayı hak eden bir film mi? Bana göre değil. Fakat bayılanların neden bayıldığını da az çok anlayabiliyorum. Film, sinematografik olarak eşsiz ve belki de tüm zamanların en iyilerinden biri olarak nitelendirilebilecek türden bir film. Bununla birlikte de duygulara hitap eden, geçmişten izler taşıyan bir film ve duyguları geçirmeyi başarabildiği kişilerin filmi yüceltmesini anlamak zor değil. Fakat sorun şu ki film, bana bu duyguları geçirmeyi başaramadı. Filmin görüntülerini hayranlıkla izledim, bazı sahneleriyle ilgimi cezbetse de bütün olarak kendimi hikayenin içinde hissetmedim ve hiçbir anında bir duygu yoğunluğunu yaşayamadım…

Roma’nın oyunculukları pek ön plana çıkan bir film olmadığını söylemek mümkün. Bu filmle birlikte ilk kez sinemayla tanışıp, ilk oyunculuk deneyimini yaşayan Yalitza Aparicio’nun performansı başarılı ve karakterin duygularını iyi yansıttığı sahneleri mevcut. Belki filmin başarısı sayesinde son anda sürpriz bir Oscar adaylığı da kapar ama başka bir filmde olsa ödül anlamında dikkat çekecek bir performans olmadığını da belirtmek gerek. Onun dışındaki performanslar ise akılda kalıcı cinsten değil. Zaten filmdeki diğer karakterlerin derinliği, hikayeye katkısı da çok fazla sayılmaz…

Roma’yı yılın en çok konuşulan filmlerinden biri haline getiren etkenler arasında şüphesiz filmin Netflix’te gösterime girmesi de önemli yer tutuyor. Netflix, bu yıl artık büyük sinemacıların da filmlerini satın alarak sektördeki konumunu güçlendirmeye başladı. Tabii bu durumu klasik sinemaya tehdit olan görenler bu duruma fazlasıyla tepkili. Özellikle bu durum Cannes’da Netflix filmlerinin yarışmada dışlanması ve bunun üzerine Netflix’in Roma’yı festivalden çekmesiyle yeniden büyük tartışma alevlendi. Şimdilerde ise filmin sinemada mı evde mi izlenmesi gerektiği tartışılıyor. Çünkü Cuaron’un isteği üzerine Netflix, filmi hem kendi platformunda yayınladı hem de dünyanın dört bir yanında azımsanmayacak seviyede salon sayısıyla vizyona soktu. Netflix’in zamanla sinema anlayışını değiştireceği aşikar ama bana kalırsa bunu geleneksel sinemaya bir tehdit olarak da görmemek gerek. Sinemada film izleme duygusunun yeri her zaman ayrı kalacaktır. Fakat hem dünyada hem ülkemizde ana akım dışındaki pek çok kaliteli film çok az sayıda salonda, sınırlı bir şekilde gösterime giriyor. İşte bu gibi durumlar için Netflix modeli sinema dünyasına zenginlik bile katacak gibi gözüküyor ama umarım tıpkı Roma’da olduğu gibi aynı anda vizyona da çok sayıda salonda gösterime sokma prensibini sürdürerek seçimi izleyiciye bırakırlar…

Uzun lafın kısası Roma’nın sinematografik açıdan hem bu yılın hem de belki de sinema tarihinin en iyilerinden biri olduğu aşikar. Fakat senaryo anlamında aynı seviyede olmaktan çok uzak ve benim için bir miktar hayal kırıklığına dönüşmüş bir film. Mutlaka izleyip kendi fikrinizi edinin derim ancak beklentileri biraz düşürüp, herkese hitap etmeyecek bir film olduğunu bilmenizde fayda var…

Roma

7

Puan

7.0/10

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: