Abbott Elementary – 5. Sezon

Uzun soluklu sitcomların giderek azaldığı şu günlerde bu boşluğu doldurmaya çalışan değerli dizilerden biri Amerika’da ABC kanalında, ülkemizde Disney+’ta yayınlanan Abbott Elementary… Zamanın ne kadar hızlı geçtiğinin bir göstergesi olarak hala çok yeniymişçesine hissettiren dizi de beşinci sezonu devirdi. Bu tip diziler senaryo ekibi bariz bir düşüşe geçmedikçe sezonlar ilerleyip, karakterlere alıştıkça daha da keyifli hale geliyor. Abbott Elementary’de de durum böyle. Artık diziyi sevmek için harcamam gereken bir efor yok, o eşiği çoktan geçtik. Yalnız bölümlük konuları yeterince sevemediğim durumlar oluyor ki çoğu bölüm iyi vakit geçirtip yüz gülümsettikçe bir sorun yok. Tabii, The Office ve Parks and Recreation gibi öncüllerine hiç yaklaşamadığını görmek de üzüyor insanı biraz. Oysa eldeki potansiyel çok daha fazla. Sezon özelinde öne çıkan ek bir karakterden bahsetmek gerekirse ben aslan payını Mr. Johnson rolündeki William Stanford Davis’e vermek istiyorum. Nispeten daha küçük gözüken rolünü gittikçe büyütmeyi başarıyor…

Abbott Elementary 5. Sezon
7.6

DTF St. Louis – 1. Sezon

Hollywood’un pek fazla üretmeyen çok yetenekli senaristlerinden Steve Conrad, ilginç bir HBO dizisiyle karşımıza çıktı. Kadroda da pek sevdiğim Jason Bateman, Linda Cardellini, Richard Jenkins gibi isimler olunca diziye şans vermem hiç de zor olmadı… Şüpheli bir ölümün etrafındaki aşk üçgenini konu alan, fakat hiçbir şeyin beklenen şekilde gitmediği çok enteresan bir dizi DTF St. Louis. Tam dizinin ne hakkında olduğunu, karakter motivasyonlarını anladığınızı düşünüyorsunuz ve çok geçmeden bambaşka bir yere savruluyorsunuz… Herkese göre olan bir dizi değil elbet ama ben çok sevdim ve son derece özgün bir keyif aldım. Üç çok sevdiğim oyuncudan bahsettim ama dizinin en iyisinin daha önceleri bende pek iz bırakmamış bir isim olan David Harbour olduğunu not düşmem lazım. Emmy adaylığı alması gereken bir performans… Yedi bölümlük kara-komedi unsurları da taşıyan ilginç bir drama izlemek isterseniz HBO Max’te güzel bir seçenek mevcut…

DTF St. Louis 1. Sezon
7.8

Aile Şirketi: Yeniden – 1. Sezon

Zamanın ilerleme hızına sürekli farklı sebeplerden dolayı şaşırıyorum. Şaşkınlık sebeplerimden bir tanesi de TOD’un şu ana kadarki en sevdiğim iki orijinal dizisinden biri olan Aile Şirketi’nin finalinin üzerinden beş koca yıl geçmesi oldu. Hala bir şekilde geri döner diye yolunu gözlediğim dizi, dördüncü sezonla dönmek yerine Zeren Holding’in Youtube kanalında yeni konseptiyle bir mini dizi olarak döndü… Öncelikle Zeren Group’un reklam için seçtiği yolu son derece özgün ve zekice buldum. Evet, dizinin içinde yer yer holding övgüsü biraz abartılı duruyor ama konsept ve reklam yerleştirme uyumu kusursuz… İşin eğlence kısmında Müfit Kayacan’ın ayrılmasında ve Eslem Akar’ın az gözükmesine bağlı biraz azalma var. Kadroya yeni katılan Murat Kılıç, Yeliz Kuvancı ve Yusuf Çim de neredeyse sıfır katkıyla oynuyorlar. Yine de Emrah Kaman ve yarattığı efsane karakter Harun Boz diziyi tek başına götürmeyi başarıyor… Gönül isterdi tamamen eski haliyle devam etsin ama bu “yeniden” dönüşün de uzun soluklu olması beni mutlu eder…

Aile Şirketi: Yeniden 1. Sezon
7.3

Dexter: Resurrection – 1. Sezon

Blogu yakından takip edenler Dexter serisini ne kadar çok sevdiğimi çok iyi biliyor olmalı… Yabancı dizilerle ilk tanıştığım dönemde izlediğim en özel dizilerden biri olan Dexter, son yıllarda yeni yan dizilerle evrenini bir hayli genişletmeye başladı. Bu yan dizilerden en çok övgü alanı olan “Dexter: Ressurection” için de son derece heyecanlandıydım ve sabrederek izlemek için en doğru zamanı bekledim… En yeni Dexter dizimize, zaman akışı açısından bir önceki dizi kabul edilebilecek New Blood’dan kaldığımız yerden başlıyoruz… Komadan dönen Dexter (Michael C. Hall), oğlu Harrison’a (Jack Alcott) destek için bu kez New York City’ye doğru bir maceraya adım atıyor. Diğer yandan Angel Batista (David Zayas), Miami’den çıkıp gelerek Dexter’ın eski hayatıyla yeniden yüzleşmesine sebep oluyor… “Dexter: Resurrection”, Miami’nin aydınlık atmosferinin tam aksine bu kez New York’un karanlık dünyasına götürüyor. Hem sinematografik açıdan hem olaylar açısından çok daha karanlık bir Dexter var karşımızda. Karakter olarak da Dexter eskisine göre daha zor imtihanlardan geçiyor oğlu Harrison’a olan sorumluluk hisleriyle… “Dexter: Resurrection” uzun zamandır izlediğim en iyi dizi. Ekranın başına kilitlenip göz kırpmadan büyük bir keyifle sürükleyici diziler izlemeyi çok özlemişim. Sanırım Game of Thrones’un bitişinden bu yana ilk kez bir dizi sezonunu bu denli beğendim… Özellikle bir bölüm vardı ki sıkı bir televizyon izleyicisi olarak zevkten dört köşe oldum. How I Met Your Mother’ın yıldızı Neil Patrick Harris, Modern Family’de harikalar yaratan Eric Stonestreet, Breaking Bad’deki performansının tadı damağımızda kalan Krysten Ritter ve Game of Thrones’un efsanevi oyuncularından Peter Dinklage bir aradaydı. Üstelik çevrelerinde de pek çok farklı yıldız vardı ve hemen hepsi ters köşe rollerde karşımızdaydı. Böyle şeyleri daha çok izletmeli bize televizyon dünyası… Müziklerinden kurgusuna, oyunculuklarından sinematografisine kadar saatlerce övgü sıralayabilirim ama bu kadar övgü de hislerim için yeterli oldu sanıyorum…

Dexter: Resurrection 1. Sezon
9.7

The Four Seasons – 2. Sezon

Netflix’in ilginç konseptli komedisi The Four Seasons, ilk sezonunu sevdiğim ama fazla da yükselmediğim dizilerden biriydi. Özellikle Steve Carell sonrası dizinin geleceğinden endişeliydim. Nitekim sezonun ilk bölümlerine çok da pozitif hislerle başlamadım. Her iki bölümde mevsim ve mekan değişikliği konseptinin güzelliği aslında yine bölümler ilerledikçe değerlenmeye başladı. Dizinin temposuna ve karakterlere yeniden alışmak da yine zamanla oldu. İlk sezonda dizinin oyunculuk olarak en çok beğendiğim ismi Kerri Kenney yine çok başarılıydı ve karakteri benim gözümde iyiden iyiye dizinin sırtlayıcı unsurlarından birine dönüşmeye başladı. Tabii Steve Carell’in eksikliğinin hissedilmediğini söylemeyeceğim. Zaten dizinin yetersiz hissettiren eğlence dozu bir tık daha düştü onun yokluğunda. İlerleyen sezonlar daha fazla yan renklere ihtiyaç var…

The Four Seasons 2. Sezon
7.2

Pluribus – 1. Sezon

Breaking Bad ve Better Call Saul ile birlikte adını televizyonun efsane isimleri arasına yazdıran Vince Gilligan’ın bu evreni bıraktıktan sonra neler yapacağını merakla bekliyorduk. Cevap ise Pluribus ile geldi. Better Call Saul’da büyük hayran kitlesi edinen Rhea Seehorn’un başrolünde yer aldığı bilim-kurgu distopyası kısa sürede büyük yankı uyandırdı ve her ne kadar geç izlememle tezat gibi dursa da benim de iştahımı kabarttı… Buna karşın ilk bölümüyle aram ne yazık ki pek iyi değildi. Bütün dünyanın tuhaf bir virüs etkisi altında kaldığı, sadece başrolümüz Carol Sturka (Rhea Seehorn) ve birkaç kişinin daha kurtulabildiği ve neler olduğunu anlamaya çalıştığı bir hikayeyi izliyoruz dizide… İlk bölümü sevmeme sebebim olayları fazla fantastik bulup herhangi bir açıdan inandırıcı bulamamamdı. Tereddütlerime rağmen çok doğru bir kararla sonraki bölümlere şans vermeyi sürdürdüm ve görüşlerim tamamen değişti. Yapay zekanın günümüzdeki etkilerine çok çarpıcı bir bakış açısı getiren Vince Gilligan, diğer dizilerinin dingin temposunu ve gösterişli teknik becerilerini burada da sergilemiş. Başta Zosia rolündeki Karolina Wydra olmak üzere az oyunculu kadrosundan elde ettiği oyunculuk performansı da muazzam… Dexter: Resurrection uzun zamandır izlediğim en iyi dizi olma unvanını kaptığı için mecburen daha cılız övgüler yapmak zorundayım ama Lost, The Walking Dead, Game of Thrones, The Last Man on Earth gibi kendi evrenine inandıran özgün bir lezzet tattıran yeni bir dizi bulduğum için çok mutluyum. Bu tip diziler genelde çabuk düşüşe geçmesiyle ünlüdür, fakat Vince Gilligan’ın her dizisinin zaman içinde açılıp hemen her sezon yükseldiği gerçeği de var. Umarım ikincisi ağır basar ve uzun yıllar üst düzey bir dizi izlemenin tadını çıkarırız…

Pluribus 1. Sezon
9.1