

Marty Supreme (2025)
Sükse yaptıkları ilk büyük filmleri Good Time’ı hiç sevemesem de onun ardından yaptıkları Uncut Gems ile radarıma girmeyi başarmıştı Safdie kardeşler. Ne var ki bu filmin büyük başarısının üzerinden çok geçmeden ikilinin yolları ayrıldı ve ayrı projelerle yollarına devam etme kararı aldılar. İki kardeşten bu yılın asıl ses getiren filmi ise Josh Safdie’dan geldi. 1950’li yıllarda masa tenisi alanında iz bırakan başarılar elde eden Marty Reisman’ın hayatından esinlenen film, yönetmenden beklenecek türden kaotik bir biyografik yolculuğa çıkarıyor bizleri. Önceki işlerinden yönetmenin karakterlerini sevdirmekle pek ilgilenmediğini biliyoruz. Bu filmde de Timothee Chalamet’nin güçlü başrol performansıyla ilk Oscar’ına göz kırptığı karakteri pek sevilebilir türden bir karakter değil. 2.5 saatlik film süresi boyunca pek çok hata yapan, bu hatalardan çok da ders çıkarmayan karakteri izlemesi çok da kolay değil. Zaman zaman filmin tekrara düştüğünü ve yüksek temposunun yorucu hale gelebildiğini, filmdeki bazı kısımların bütüne çok da hizmet etmediğini söylemek mümkün. Açıkçası abartılı övgüleri hak eden bir film olmadığını ve Uncut Gems’in epey gerisinde olduğunu düşünüyorum. Yine de yılın kaliteli filmlerinden biri olduğu açık. Oyuncu kadrosundan Timothee Chalamet biraz bu yılki dalındaki yarışın zayıflığından yararlanıp ödülü alacak gibi, benim gönlüm DiCaprio’nun ikinci Oscar’ını almasından yana. Kendi nesillerinin en popüler iki oyuncusunun yarışması ilgi çekici olacak. Genç oyuncu Odessa A’zion yardımcı kadrodan en çok beğendiğim isim oldu ki korkarım pek sevdiğim Elle Fanning’in adaylık ihtimallerini suya düşürmek üzere…




Twinless (2025)
Yılın ilgimi çeken küçük filmlerinden biri James Sweeney’in yazıp yönettiği ve başrolü oynadığı Twinless oldu. Eşcinsel ikizini kaybeden bir adamın “ikizini kaybeden ikizler” grubuna katılmasıyla başlayan olayları konu alan filmin daha önce hiç üzerinde düşünmediğim bir zorluk türünü düşündürmesini sevdim. Çok acı bir çıkış noktasına sahip olmasına rağmen filmin komedi sayılabilecek yönleri de var. Başrolde Dylan O’Brien iki farklı karakteri oynamanın zorluğunun üzerinden gelmiş. James Sweneey’in oyunculuk tarafı bence biraz zayıf kalmış. Kadroda dikkatimi çeken bir diğer başarılı isim Aisling Franciosi oldu. Neticede yılın özgün tatlı arasına anılabilecek bir filmdi…




Rental Family (2025)
Her yıl ödül sezonu başlamadan favorilerden olarak gösterilip sonrasında ödüllerde adı bile anılmayan birkaç film çıkıyor. Bu yıl o filmlerden biri Hikari’nin Rental Family’si oldu. Hakkında güçlü vızıltılar çıkıp Oscarların en iddialısı olacağı söylenen film, şu sıralar ödüllerde adı anılmayan yılın küçük filmlerinden birine dönüşmüş durumda. Fakat bu filmin kötü olduğu anlamına gelmiyor elbette… Rental Family, Japonya’daki tuhaf ve çok bilinmeyen kiralık insan sektörüne odaklanıyor. Bu kavram hakkında ilk kez 2019 yapımı Werner Herzog yapımı “Family Romance, LLC” ile haberdar olup pek şaşırmıştım. Rental Family de aynı konuya odaklanmış durumda fakat belgeselimsi olan o yapımın aksine bu kez karşımızda dramatik ögeleri çok daha güçlü, tam donanımlı bir sinema filmi bulunuyor. Başrolde kısa süre önce Oscar kazanan Brendan Fraser yine dokunaklı bir performans sunuyor. Ona eşlik eden çoğunluğu Japon oyuncular da gayet başarılılar. Yılın hak ettiğinin çok altında değer gören filmlerinden biri, mutlaka şans vermenizi öneririm…




I Swear (2025)
Bu yıl Britanya’dan çıkan önemli filmlerden biri Kirk Jones’tan geldi. Nedense ünü Britanya sınırları dışına pek çıkamayan film, yüksek IMDb puanı sayesinde tesadüfen dikkatimi çekti… Tourette sendromu sahibi biri olarak çarpıcı bir hayat geçiren John Davidson’ın gerçek hikayesinden uyarlanan biyografi niteliğindeki film, karakterin uğradığı zorluklar nedeniyle izlemesi biraz zor bir film. Filmin işleniş tarzının komediye yakın durması bu zorluğu biraz olsun azaltabilmiş. Robert Aramayo’nun son derece başarılı performansı ise karakterle bağ kurmayı kolaylaştırıp onun yaşadığı zorlukları izlemeyi zorlaştırmış… Daha önce denk gelmediğim ya da geldiğimi hatırlamadığım bir hastalığa dair eli yüzü düzgün bir film olması itibarıyla oldukça değerli buldum…




A Sad and Beautiful World (2025)
Bir Film’in kışın belki de en soğuk günlerini bir film etkinliğine dönüştürdüğü 11! kapsamında izlediğim ilk film Lübnanlı yönetmen Cyril Aris yönetmenliğindeki “A Sad and Beautiful World” oldu. Dünya coğrafyasının özel ve yüzü gülmeyen noktalarından biri olan Beyrut’ta yaşayan Nino (Hasan Akil) ve Yasmina (Mounia Akl) çiftinin yıllar içindeki gelgitli ilişkileri etrafında geçen film, Orta Doğu coğrafyasında aşk hikayelerinin bile gerçekleşmesinin zorluğunu ele alıyor. Nino’nun romantik ve optimist dünya bakışına karşın Yasmina’nın realistliği filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Tıpkı ismindeki gibi hüznü ve eğlenceyi yoğuran filmi sevdim ama potansiyelinin ciddi manada altında kaldığını düşünüyorum. Başroldeki çiftin kimyasının yeterince uyuşmaması ve konunun biraz savruk ilerlemesi bundaki temel etkenler olsa gerek…




Frankenstein (2025)
Ünlü Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro ile barışmayan yıldızım bir sır değil. Düşüşteki kariyerini 2017’de Oscar kazanan filmi The Shape of Water ile canlandıran yönetmen, sevmeye en çok yaklaştığım filmine imza atmıştı. Fakat sonrasındaki iki filmi bana kalırsa sırf yönetmenin isminden dolayı ve prodüksiyon başarısından ötürü gereksiz abartılan filmlerdi. Hal böyle olunca bu yılki yenisi Frankenstein için de beklentim sıfırın altındaydı. Ödül döneminde patlasa da izlemek zorunda hissetmesem diye düşünürken film bir anda ödül sezonununun en iddialılarından birine dönüşmeye başladı. Zoraki görev olarak başladığım filmi sevmem ise gerçekten büyük sürpriz oldu… Frankenstein hikayesi hepimizin az çok aşina olduğu bir hikaye. O hep kafamızı kurcalayan “ölüme çare bulunabilir mi” sorusuna yanıt arayan Victor Frankenstein’ın (Oscar Isaac) kurmaca hikayesi bu sorunun ardından daha fazla soru üzerinde düşündürüyor bizleri. İlgi çekici olduğu kadar işlemesi zor bir konu ama Guillermo del Toro, yıllardır hayalini kurduğu projenin hakkını kesinlikle vermiş. Prodüksiyon, görüntü yönetmenliği, oyunculuklar her şey kusursuza yakındı. Bunlar az çok beklediğimiz başarılardı fakat beklemediğim başarı, duyguyu çok iyi aktarması ve derinliği yüksek sayılabilecek karakterler meydana getirmesiydi. Daha da iyi olabilirdi elbet ama senaryo ve yönetmenliğin büyük ölçüde başarılı olduğunu ve bu hikayenin sinemaya aktarılabilecek en iyi şekillerinden biriyle aktarıldığını düşünüyorum. Ve evet, bugüne kadarki en sevdiğim Guillermo del Toro filmi oldu. Böyle filmlerin esas olması gereken yerin Netflix ekranları değil sinema perdeleri olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim…

