

Hamnet (2025)
Nomadland ile Oscarlara damga vurduktan sonra ana akım sinemaya sürpriz bir geçiş yapan Chloe Zhao, burada yaşayıp yaşattığı büyük hüsran sonrası iyi bildiği sulara geri döndü. Maggie O’Farrell’in romanından uyarlanan ve William Shakespeare’in hayatının -aslında doğruluğu şüpheli- dramatik bir kesitine odaklanan film şu sıralar Türkiye’de sıra dışı bir gişe başarısına imza atmakta. 8 dalda Oscar’a aday olan film, aynı zamanda Oscarların da hala ne denli önemli olduğuna bir kanıt oluşturdu… Filmin bu kadar ses getirmesindeki ana sebep filmin aşırı duygusallığıyla izleyenleri ağlattığına dair yayılan söylenti olsa gerek. Şahsen yapay olmayıp doğal şekilde izleyiciyi ağlatan filmleri hep takdir etmişimdir. Hamnet’in de bu yönde zorlama bir görüntü çizdiğini söyleyemem. Buna karşın giriş kısmının fazla hızlı ve özensiz işlendiğini ve bu durumun filmin genelindeki duygu yoğunluğunu zedelediğini düşünüyorum. Bu durumun dengeleyicisi ise güçlü oyunculuk performansları olmuş. Jessie Buckley’nin kısa zamanda Oscar kazanacağını biliyorduk. Buradaki rol kendisi için beklenen fırsat olmuş ve adeta devleşmiş performasıyla. Muhtemelen bu filmden sonra da çok sayıda Oscar’a aday olup kazandığı Oscar sayısını da çoklayacaktır. Paul Mescal iyiydi ama çocuk oyuncu performanslarını yardımcı oyuncular arasında daha değerli gördüm ben. Hepsi çok doğru seçimler olmuşlar. Filmin en duygusal anlarını onların sahneleri oluşturduğu için de buradaki sahneler çok iyi işlemiş… Teknik açıdan filmin kalitesine diyecek söz yok. Hele finaldeki müzik seçimine şapka çıkarılır. Fakat filmin ilgi çekici kısmı Shakespare bağlantısı olsa da ben bu kısmı çok güçlü bulmadım. Filmin Agnes bakış açısıyla anlatılması bundaki temel etken ve o açıdan bakınca da filmi çok eşsiz bir yere koymak zor. Anlayacağınız filmin çok sevdiğim tarafları olmakla birlikte senaryoyu yeterince sevemedim…




Zootopia 2 (2025)
2024 yılı animasyon filmler için altın yıllardan biri gibiydi ve uzun yıllar sonra birden fazla film yıl sonu listelerimde en üst sıralarda yer almıştı. Bu yıl ise tam tersine hiçbir film izleme listeme bile girmeyi başaramadı. Bunun tek istisnası ise pek sevdiğim 2016 yapımı Zootopia’nın devam filmi Zootopia 2 oldu… İnsanlar aleminde insanlar olmasa ve hayvanlar insan gibi yaşasalar ne olurdu sorusuna eğlenceli bir cevap sunan animasyon serisinin ilki hikaye olarak da oldukça tatmin ediciydi. İkinci filmin hikayesi ise öncülünün çok gerisinde kalmış. Yine çok eğlenceli göndermeler olsa da filmin genel olarak ilgi çekici ve özgünlüğü de ister istemez ilkinin çok gerisinde. İlk filmi sevdiyseniz yine şans vermek isteyebilirsiniz ama aynı seviyede bir film olacağı beklentisine girmemeniz şart…




Kokuho (2025)
Japonya’da büyük ses getiren ve Oscar aday adayı olarak da seçilen Kokuho, bu yılki Filmekimi listemde bilet almama rağmen gidemediğim tek film olmuştu. Filmle ilgili duyduğum aşırı övgüler heyecanlandırsa da 3 saatlik süresi ve uzak doğu filmlerine olan mesafem, konusunun da çok ilgimi çekmemesi bir türlü ayakları sinema yoluna götürmedi. Festival sonrası da önüme çıkan bazı fırsatları es geçtim ve film, en sonunda ev sinemasına kaldı… Çok uzun bir zaman dilimini ele alan film, Japonların ünlü halk tiyatrosu kabuki konusunda usta bir sanatçının çocukluğundan itibaren bu yoldaki macerasını konu alıyor. Film boyunca çarpıcı olaylar ve aşırı farklı bir kültür izlemenin etkileyiciliği olsa da bir bütün olarak çok bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Benim açımdan tıpkı korktuğum gibi çok uzun ve yorucu bir filmdi. Bununla birlikte çok farklı bir deneyim sunduğu aşikar, bu nedenle izlemiş olmaktan herhangi bir pişmanlık duymadım. İlginç bir tarzı tecrübe edip ilginç bir kültür hakkında fikir sahibi olmak isterseniz şans verebilirsiniz…




Nuremberg (2025)
Hitler’in İkinci Dünya Savaşı’ndaki caniliklerine dair sayısız film olsa da onun çevresindekiler hakkında çok fazla filmden söz etmek mümkün değil. Özellikle savaş sonrasında onların akıbetleriyle ilgili de 1961 yapımı kült Judgment at Nuremberg dışında çok fazla yapım yok bir çırpıda aklıma gelen. Bu nedenle James Vanderbilt yönetimindeki 2025 model Nuremberg’i şahsen ilgi çekici buldum ve izleme listeme kolayca dahil oldu… Filmde Nazi Almanya’sının iki numarası Hermann Göring (Russell Crowe) ve onun gözlemcisi olmak üzere atanan psikiyatrist Douglas Kelley (Rami Malek) arasındaki gerçek olaylardan esinlenilen sıra dışı ilişkiyi izliyoruz… Nuremberg, baştan sona beni ekrana kilitleyen hemen her anını ilgi çekici bulduğum bir film oldu. Yönetmenin tarzı kimilerince biraz eski usül bulunabilecek tarzda olsa da benim için daha çok örneğini istediğim tarzda bir filmdi bu… Filmin iyi işlemesindeki en büyük pay ise kariyeri son yıllarda ciddi düşüşte olan Russell Crowe’dan başkası değildi. Altın zamanlarındaki performanslarıyla yarışır düzeyde üstün bir performanstı ve kendisini neden hala çok sevdiğimi de hatırlamış oldum. Tarihin en kötü adamlarından birini canlandırırken gerçekleşen bu sevgi hatırlaması da biraz ironik tabii… Filmin büyük kısmında Russell Crowe’un canlandırdığı ve filmin öncesinde hiç tanımadığım Hermann Göring’i hayranlıkla izledim, fakat bunun kendi değerlerimle olan uyumluluğunu sorguladım. Belki de filmin arzuladığı da buydu. Bu insanların nasıl kocaman bir ulusu etkilerine alabildiğinin güzel bir örneğini göstermiş film… Rami Malek, Michael Shannon, Richard E. Grant, Colin Hanks, John Slattery gibi tanıdık kaliteli oyuncular da filmi sevmeyi kolaylaştırmış. Puan kırma sebebim ise finalde olayları bağlama şeklinin biraz yetersiz hissettirmesi. Daha güçlü ve ikna edici bir mahkeme sahnesi yakışırdı bu filme. Tarihsel bazı uygunsuzlukları filmden sonra öğrenmem de hafif tat kaçırmadı değil. Yine de yılın izlenmeyi hak eden üst düzey, kaliteli filmlerinden biri…




The Secret Agent (2025)
Geçtiğimiz yıl Oscar yarışında pek görmediğimiz bir tuhaflıkla Brezilyalıların kendi filmlerine büyük başarı kazandırmasına tanıklık etmiştik. Bu yıl da bu senaryonun yeni bir örneğini izledik. Kleber Mendonça Filho’nun filmi The Secret Agent, pek çok güçlü uluslararası filmin olduğu bir yılda “en iyi film” dahil dört dalda Oscar adaylığı almayı başardı… Bu başarıda filmin başrol oyuncusu Wagner Moura’nın tanınırlığı ve sevilirliğinin payı da yüksek olsa gerek. Fakat şahsen bu durumdan hiç hoşnut kalmadım. Pek çok iyi film izlediğimiz bu yılda bana kalırsa bu başarıları hiç mi hiç hak etmeyen zayıf bir filmdi izlediğim. 2 saat 41 dakikalık çok uzun bir süreye sahip filmin hatrı sayılır bir kesiminde hiçbir ilgi çekici olay, diyalog, detay bulunmuyor. Filme James Bond tarzı bir ajan filmi beklentisiyle gidenlerden de değildim pek tabii ama sondaki koşturmaca sahnesi dışında filmin neredeyse hiçbir şeyini sevemedim. Wagner Moura’nın Oscar adaylığı performansını dahi abartılmış buldum. Belki dönemin Brezilya’sına hakim ve o döneme ilgi duyan izleyici için daha özel detaylar barındırıyor olabilir. Onlardan biri olmayan ben için yılın en net hayal kırıklıklarından…




Is This Thing On? (2025)
“A Star Is Born” filmiyle yönetmenliğe şahane bir giriş yapan Bradley Cooper, sonrasında “Maestro” ile büyük hüsran yaşatsa da Oscar radarına girmeyi başarmıştı. Bu kez ise çok daha mütevazı bir filmle karşımıza çıkan Bradley Cooper, kendisini yardımcı role çekip sahneyi Will Arnett’a bırakmış… Evliliğini sonlandırma aşamasına gelen bir adamın sürpriz şekilde kendini komedi sahnesinde bulmasını konu alan film, gerçek bir hikayenin çarpıcı bir uyarlaması… Çok büyük şeyler anlatmayan film, buna karşın izleyiciyi mühim konularda değişik düşüncelere sürüklüyor. Filme komedi ya da romantik komedi beklentisiyle gidenler hayal kırıklığına uğrayabilirler. Dramı daha yoğun, küçük bir hikayeye imza atmış Bradley Cooper. Aslına bakılırsa filmin komedi kısmında sadece kendi küçük karakterini anmak mümkün olabilir… Will Arnett’ı Arrested Development’tan bu yana seven ve iyi roller kapmasını isteyen biri olarak burada aldığı drama rolünden ve gösterdiği performanstan oldukça memnun kaldım. Laura Dern de kendisinden beklenecek kalitede bir performansla önemli katkı sunmuş… Yılın kıyıda köşede kalmış gözüken değerli filmlerindendi bana kalırsa…




I Was a Stranger (2025)
Sezonu kapamak üzere listemdeki son filmleri tamamlamaya çalışırken listeme sürpriz bir yeni film dahil oldu. İlk gösterimini 2024’teki festivallerde yapsa da 2025 sezonuna sarkan Brandt Andersen yönetmenliğindeki I Was a Stranger’dan bahsediyorum. Filmin dikkatimi çekme sebebi aşırı yüksek IMDb puanıydı ki filmin çeşitli festivallerden önemli ödüller aldığını da görünce fazla araştırmadan sinemanın yolunu tuttum. İyi ki de öyle yapmışım bazen fazla araştırmalar yanlış ön yargılara sebep olabiliyor, sebebini birazdan açıklayacağım… Filme Suriye savaşının ortasında başlıyoruz. Olabildiğince çok sayıda hayat kurtarmaya çalışan bir doktor bir anda kendisini kurtarılmaya muhtaç durumda buluyor. Ardından olaylar budaklanarak sürekli yeni karakterlerin önümüze çıktığı ve onların hikayelerinin ana konuya dönüştüğü bir şekle evriliyor… Filmin en çok sevdiğim yanı bu biçimsel özelliği oldu. Aslında bu yılki Weapons’ta da az çok benzer bir uygulama izlemiştik ama çok farklı tarzda çok farklı filmler olduğu için buradaki uygulama da çok taze hissettirdi. Bu filmin ilk gösterim tarihinin Weapons’tan önce olduğunu da hatırlatmak gerek… Filmin yer yer abartılı hissettirdiği sahneler yok değildi ama genel olarak bana duyguları iyi geçirdi ve savaşın yıkıcı etkisini farklı boyutlarla çarpıcı bir şekilde görmek izlemeye değerdi. Teknik açıdan da her şey yerli yerindeydi. Oyunculuklar ve yönetmenlik oldukça başarılıydı. Hikayenin bir kısmı Türkiye’de geçtiği için oradan da ekstra yakınlık kurabileceğimiz kısımlar mevcuttu… Ön yargı meselesine dönecek olursak film aslında ilginç bir dini kurum olan Angel Studios’un filmiymiş. Bu nedenle pek çok kişi filmi propoganda bakış açısıyla izleyip kusurlarına odaklanmış. Bilmiyorum belki önceden bilseydim ben de o gözle izleyecektim, ya da hiç izlemeyip böyle bir iyi filmi kaçıracaktım. Bence yılın önemli filmlerinden bir tanesiydi…

