If I Had Legs I’d Kick You (2025)

11! film etkinliği kapsamında öncelikli izleme şansı yakaladığım filmlerden biri de Rose Byrne’a Oscar adaylığı kazandıran Mary Bronstein yönetmenliğindeki “If I Had Legs I’d Kick You” oldu. Rose Byrne’ın terapiye muhtaç bir terapisti canlandırdığı filmde, başkalarına yardımcı olmaya çalışırken bir yandan hastalık sahibi kızının durumuyla baş etmeye çalışan bir annenin mücadelesini izliyoruz. Filmin en çarpıcı tercihi annenin psikolojisini öne çıkarıp izleyicinin çocukla değil anneyle bağ kurmasını sağlamak için çocuğun sadece sesiyle varlık gösteren bir obje olarak konumlandırılması olmuş. Rose Byrne yıllardır izlediğim hemen her performansını çok sevdiğim bir oyuncu. İlk kez Oscar’a yakın duran bir roldeydi ki hemen adaylığı kaptı. Henüz dalının favorisi Jessie Buckley’yi izleme şansım olmadı ama ödülü ondan kapması çok büyük sürpriz olmaz. Conan O’Brien’ın ilk ciddi oyunculuk denemesi için bu filme seçilmesi ilginç bir tercih olmuş. Performansı hakkında nötr durumdayım. İzlemesi zor bir film, zorlu bir karakter psikolojisi filmi. Filmi çok sevenler bile muhtemelen tekrar izlemek istemeyeceklerdir. Kendi dalında ise başarılı sayılabilir. Belki sürenin daha kısa tutulması izleme zorluğunu örtmede yararlı olabilirmiş…

If I Had Legs I’d Kick You
6.0

Mickey 17 (2025)

Parasite‘taki devasa başarısı sonrası Bong Joon Ho’nun sonraki işlerini merakla bekliyorduk. Ne var ki Güney Koreli yönetmenin dönüş tercihi orta sınıf bir Hollywood filmi oldu. Trump benzeri güç sahibi bir adamın (Mark Ruffalo) uzayda yönettiği bir kolonide geçen olayları ele alan filmde odak noktamız görevi sürekli ölüp yeniden doğmak olan Mickey (Robert Pattinson)’dir… Fena sayılmayacak bir çıkış noktası olan film, bana kalırsa Adam McKay’in Don’t Look Up‘ındaki gibi alaycı bir eleştiri filmi olmaya çalışmış. Fakat parodi gibi hissettirmesine karşın yeterince eğlenceli olamamış, ikisi arasındaki dengeyi tutturamamış. Mark Ruffalo’nun abartılı performansı da bu dengesizlik nedeniyle fazla yapay, başarısız durmuş. Eldeki malzemeden çok daha iyisi çıkarılabilirmiş…

Mickey 17
6.0

The Ballad of Wallis Island (2025)

Britanya topraklarından bu yıl çıkan özgün filmlerden biri James Grifiths yönetmenliğindeki Tom Basden ve Tim Key’in hem senaryosunu yazıp hem başrolleri paylaştıkları The Ballad of Wallis Island oldu… Piyangodan kazandığı parayla zengin olup bir adada tek başına yaşamaya başlayan bir adamın, en sevdiği müzik grubunu yıllar sonra birleştirmeye çalışmasını konu alıyor film. Filmin hem konusunu çok sevdim hem de ilk dakikadan itibaren hissettirdiği İngiliz kokulu farklı mizahını sevdim. Carey Mulligan da yer aldığı her şey gibi bu filmi de güzelleştirmeye önemli katkı sunmuş. Filmin insanı yormayan sakin tarzını sevmekle birlikte bu konu ve karakterlerle çok daha iyisi de yapılabilirdi diye düşünmeden edemedim. Filme dair sevdiğim her şeyi çok daha fazla da sevebilirdim..

The Ballad of Wallis Island
6.5

Good Fortune (2025)

Yılın hakkındaki ilk bilgileri edinir edinmez seveceğime ikna olduğum filmlerden biri Aziz Ansari’den geldi. İlk yönetmenlik denemesinde Aziz Ansari, komedide nadiren yanlış tercih yapan Seth Rogen’ı yanına çekmiş ki bu bile başlı başına önemli bir referanstı. Bununla birlikte Keanu Reeves’in insan suretinde bir meleği oynadığı senaryoyu son derece eğlenceli buldum. Günümüzdeki gelir eşitsizliklerini kendine has bir şekilde eleştiren filmin hem konusunu hem mesajını bağlama kısmı biraz havada kalmış bana kalırsa. Eğlence olarak da beklediğimin bir tık altında kaldı. Bununla birlikte Keanu Reeves’in kariyerinin belki de en iyi performansını sergilediğini belirtmem gerek. Özellikle dünyadaki geçim dertlerini görünce kırk yıllık tiryaki gibi sigara içtiği keyifli sahne uzun süre zihnimde yer edinecek…

Good Fortune
6.5

A Poet (2025)

Kolombiya’nın bu seneki Oscar adayı olan A Poet, vizyona girdiğinde dikkatimi çeken, fakat yoğun bir döneme denk geldiği için kaçırdığım bir filmdi. Neyse ki tek haftada vizyondan çekilen filmi, nadir tekrar gösterimlerden birinde yakalayıp izleyebildim… Hayatında pek çok yanlış yapmış başarısız bir şairin hem kızına okul parası çıkarabilmek için kariyerini yeniden canlandırmaya çalışmasını hem de çok yetenekli bulduğu bir genç kız üzerinden kendi hayallerini gerçekleştirmeye çalışmasını ele alıyor film. Ubeimar Rios filmde muhtemelen bu yılın en çok hakkı yenen oyunculuk performansını sergiliyor. Onun performansının da etkisiyle karakterin gerçekliği filmi alıp götürmüş. Film boyunca karakterin yaşadıklarını umursadım ve karakterin işleri yoluna koyma isteğinin destekçisi oldum. Sanırım bu yıl beni en çok duygulandıran, en çok etkileyen filmlerden biriydi…

A Poet
8.0

The Smashing Machine (2025)

Safdie kardeşlerin ayrılmasıyla bu yıl ortaya çıkan iki filmden daha az başarılı olanı Benny Safdie’dan geldi. Sezon başında Dwayne Johnson’a Oscar kazandırabileceği söylenen film, vizyona girdikten sonra eleştirilerle hızla yarıştan düşmüştü. Benim de şans verip vermemek kararsız kaldığım filme pek sevdiğim Emily Blunt faktörünün de etkisiyle şans vermek istedim… Düşük beklentimin de etkisiyle filmi hiç fena bulmadım. Fakat üst düzey bir film olmadığı da net. Senaryonun zayıflığı bundaki temel etken, özellikle ikinci kısım bekleneni vermiyor. Güreşle ilgili neredeyse hiçbir şey tatmin etmiyor… Kariyerine Amerikan güreşçisi olarak başlayan Dwayne Johnson’ın gerçek bir güreşçi olan Mark Kerr’i canlandırması ise gerçekten başarılı olmuş. Fakat buradaki temel artı puan makyaj ekibinde sanki. Makyaj kategorisinde filmin aldığı Oscar adaylığı son derece isabetli. Dwayne Johnson da başarılı ancak karakterine fazla duygu gösterme imkanı tanımamış senaryo… Emily Blunt’ı izlemekten her zamanki gibi keyif aldım ama onun karakteri de kesinlikle gelişime açıktı… Yılın izlenmese de olur filmlerinden…

The Smashing Machine
6.0

The Stranger (2025)

İnanılmaz bir hızda film üretmeye devam eden Fransız yönetmen François Ozon, Frantz sonrası son dönem filmlerini sevmediğim için yakın takibi aksattığım bir yönetmendi. Fakat bu yılki The Stranger’ı es geçmek istemedim. Albert Camus’un ünlü eseri Yabancı’nın uyarlamasından Ozon’un neler çıkaracağını merak ediyordum… Açıkçası filmin ilk yarısı ve ikinci yarısı benim için tamamen farklı nitelikteydi. Filmin ilk yarısında karakterlerle ve olaylarla bağ kurmamız için çok az şey sağlanmış. Hatta Rebecca Marder’ın güzelliği beni filme bağlayan yegane şeydi diyebilirim. Siyah beyaz görüntü tercihi de bu tatsızlıkta etkendi. Fakat ikinci yarıda olay yoğunluğu artmaya başlayınca film bir anda ilgi çekici bir şekle büründü. Eseri neden sevdiğimi, ilgi çekici bulduğumu hatırladım. Yine de bütün olarak filmi yeterince sevemedim. Benim için Zeki Demirkubuz’un bu konudaki uyarlaması Yazgı’nın çok çok daha önde olduğu açık…

The Stranger
6.0