

The Housemaid (2025)
Yıl sonu vizyon takvimimde ödül filmlerinin arasına bir tane gişe filmi de zorlanmadan giriş yapmayı başardı. Paul Feig yönetmenliğindeki The Housemaid, ilk fragmanlarını izlediğimden bu yana çok parlak olmayan eleştirilerine rağmen beni kolayca sinema yolunu tutmaya ikna etti ve seveceğim yönündeki tahminimde yanılmadım. Hatta beklediğimden de çok sevdim! Karanlık bir geçmişi olan genç ve güzel bir kadın olan Millie’nin (Sydney Sweeney), son derece varlıklı bir kadın olan Nina (Amanda Seyfried) tarafından hizmetçi olarak işe alınmasıyla gelişen olayları konu alan film henüz ilk anlarından itibaren beni içine hapsetti ve baştan sona büyük bir ilgiyle izledim. Filmi sevmemde iki başrol oyuncusunun etkisi büyüktü. Sydney Sweeney seveni kadar nefret edeni de çok olan bir oyuncu. Ben kendisini izlemeyi fiziksel özelliklerinden bağımsız olarak da seviyorum. Buradaki oyununu da ilgi çekici buldum. Amanda Seyfried ise filmin oyunculuk olarak en iyisiydi, her zaman olduğu gibi yine kendisini izlemekten keyif aldım… The Housemaid, konu ve içerik olarak yeni sözü olan bir film değil belki ama sinemanın tüm gereklerini çok iyi yerine getiriyor. Uzun süredir bu kadar keyif alarak, şaşkınlığa düşerek ve de yer yer gerilerek izlediğim bir film hatırlamıyorum. İkincisinin geliyor olmasını temkinli karşılamakla birlikte iyi çıkması halinde izlemeye çok hazırım. Sinemaların böyle filmlere ihtiyacı var…




Honey Don’t (2025)
Coen kardeşlerin ayrılması sinemaseverleri son yıllarda en çok üzen gelişmelerden biri olsa gerek. İkisinin de ayrılık sonrası daha az üretken olması ve pek başarılı işler üretememeleri durumu daha da kötü yapıyor. Joel Coen’in tek filmi en azından eleştirel anlamda övgü toplamıştı. Ethan Coen ise son dönemin en parlak yıldızlarından Margaret Qualley’yi yanına aldığı iki film üst üste yaptı fakat ikisi de çok kötü eleştiriler aldı. Henüz geçen yılki Drive-Away Dolls’u izlemedim ama Honey Don’t maalesef gerçekten kötü çıktı… Filmi izleme sebebim Margaret Qualley ve Aubrey Plaza gibi iki sevdiğim oyuncunun varlığıydı. Özellikle Margaret Qualley ekranda her daim göz kamaştırıyor, izlemesi çok kolay bir oyuncu. Karizmatik dedektif rolünde hiç de fena iş çıkarmamış. Fakat filmin geneli inanılmaz dağınık. Ortada bir senaryo bütünlüğünden bahsetmek çok zor. Güzel çekilmiş keyifli sahneler mevcut fakat bunları birleştirince elde edilen film ne yazık ki zayıf. Anlaşılan Coen kardeşlerin filmlerini tarz sahibi yapan mizah Ethan’dan geliyormuş, fakat o mizahı dolduran Joel’in varlığıymış. Birliktelik bozulunca ikisinin işleri de diğerinin eksikliğini aratıyor. Umarım bir noktada bu değişir…




Wake Up Dead Man (2025)
Rian Johnson’ın şaheser niteliğindeki cinayet gizemi filmi Knives Out, Netflix’in iştahını kabarttı ve uzunca yıllar devam edecek gibi gözüken bir seriye dönüştü. İlk filmi çok seven biri olarak devam filmi Glass Onion’ı hiç sevememiştim. Yine de düşük beklentiyle birlikte üçüncü film Wake Up Dead Man’e şans vermek istedim… Doğrusu üçüncü filmde de durumlar çok iç açıcı değil. Kahraman dedektifimiz Benoit Blanc, bu kez küçük bir kasabadaki kilisede yaşanan bir cinayetin peşine düşüyor. Çok fazla potansiyel şüpheli olan vakada kamuoyu kanısı ise katilin pek sevilmeyen genç rahip (Josh O’Connor) olduğudur… Son derece uzun bir giriş kısmına sahip filmin başarılı sayılabilecek tarafı ana karakterin bağ kurulabilir bir karakter olması. Josh O’Connor’ın üst düzey performansı bunda temel etken. Daniel Craig’in geç de olsa olaylara girişi ise seyir zevkini arttırıyor. Filmin sorunu ise yan karakterleri umursamamız için pek bir şey verilmemiş olması. Glenn Close, Andrew Scott, Mila Kunis, Cailee Spaeny, Josh Brolin, Jeremy Renner, Jeffrey Wright, Kerry Washington gibi birbirinden ünlü isimler son derece silik karakterlere hayat vermeye çalışmışlar. Filmdeki olayları pek de umursamayarak izlememe rağmen katili kolay tahmin etmem de film açısından eksi bir puan. Yine de Glass Onion’a göre daha çok sevdim. Mümkünse seri daha fazla zorlanmadan burada sonlansın. Ya da en azından yönetmen Rian Johnson serbest bırakılsın da daha yaratıcı yeni işlerde izleyelim kendisini…




Song Sung Blue (2025)
Sinemada fragmanını ilk gördüğüm andan itibaren şans vereceğim kesin olan filmlerden biriydi Song Sung Blue. Müzik temalı filmleri seven, Hugh Jackman’ı müzikallerde izlemeye bayılan biri olarak daha fazla ikna edici bir faktöre ihtiyacım yoktu ki Kate Hudson’ın Oscar adaylığı işin bonusu oldu… Neil Diamond hayranı yerel bir müzisyen olan Mike (Hugh Jackman), taklitçi performanslarla sanatçının şarkılarını seslendirmektedir. Fakat işinde pek de başarılı değildir. Tıpkı kendisi gibi taklitçi performans sanatçılığı yapan Claire (Kate Hudson) ile yollarının kesişmesiyle birlikte ikisinin de hayatı değişir. Ne var ki olaylar basit bir mutluluk ve başarı hikayesi olarak gelişmez… Song Sung Blue, özgün bir müzik filmi ve hayallerinin peşinden koşmanın güzelliğine özendirmesi açısından kıymetli. Gerçek bir hikayeden uyarlanmasına rağmen bazı kısımlarının “bunlar anca filmlerde olur” dedirtmesi ise filmin senaryosuyla ilgili problemi olarak göze çarpıyor. Bununla birlikte filmin müzikal tarafının son derece doyurucu olduğunu belirtmem lazım. Sinemada bazı anlarda ilk kez bu filmde dinlediğim şarkılara kendimi eşlik ederken buldum ki bu her defasında çok hoşuma giden bir his. Hugh Jackman başarılı, Kate Hudson Oscar’ın favorilerinden gözükmese de adaylığına itirazım olmayacak güçlü bir performans. Yan kadrodan Ella Anderson’ın performansını da beğendim ve karakteri filme derinlik kattı… Neticede çok daha fazla sevebilecekken kısıtlı miktarda sevdiğim bir film oldu, bazı anlarında gereğinden uzun hissettirdi…




Die My Love (2025)
En sevmediğim yönetmenlerden biri olmasına rağmen Lynne Ramsay, üçüncü kez beni ağına düşürdü. Doğrusu bu kez çok bilinçli bir düşüştü ve bunun sebebi de tamamen Jennifer Lawrence’tı. Aylardır çok fazla reklamı yapılan ve Jennifer Lawrence performansı çok konuşulan filmi sırf oyuncuyu son yıllarda nadiren izleme şansı yakalayabildiğimiz ve bu filmde neler yaptığını merak ettiğim için izledim ki bu kararımdan pişman olmadım… Lynnne Ramsay’i sevmeme sebebim son derece depresif karakter analizi filmleri yapması ve bunların seyir zevki açısından da izleyiciyi son derece zorlayan filmler oluşu… Die My Love da aslında yönetmenin önceki filmlerinin izinden gidiyor. Genç yaşta evlenip çocuk sahibi olduktan sonra ev içerisinde psikolojik dengesini kaybeden bir kadının kendi hayatına anlam bulma çabasını izliyoruz filmde. Yönetmen, bu anlatıyı izleyicinin sinir uçlarına dokunarak yapıyor. Jennifer Lawrence hamileyken oynamasına rağmen kelimenin tam anlamıyla döktürdüğü performansı filmi taşıyan anahtar unsur. Karakterin hep en yapılmayacak şeyleri yapması ilginç bir seyir deneyimi sunuyor. Tam da filme başlamadan önce tahmin ettiğim gibi filmden nefret ettim ama aynı zamanda da izlerken tuhaf bir keyif aldım. Yılın normal olmaktan en uzak filmlerinden biri, gerçek bir çılgınlık…

