Sinemanın en büyük ustalarından Steven Spielberg’ün en önemli özelliklerinden biri de hünerlerini farklı türlerde aynı başarıda sergileyebilmesi. Gişe canavarı kült bilim-kurgu Jurassic Park ve gelmiş geçmiş en önemli tarihi filmlerden biri Schindler’s List’i aynı yıl içerisinde gösterime sokmuş bir dehadan bahsediyoruz. Buna karşın son yıllarda Spielberg’ün Lincoln gibi, Bridge of Spies gibi, birkaç ay önce gösterime giren The Post gibi ödül avcısı dramalara ağırlık veriyor olması ve uzun yıllardır bilim-kurguya ara vermesi zaman zaman eleştiri konusu haline gelmeye başlamıştı. Fakat 72 yaşındaki usta, Ernest Cline’ın tüm dünyada çok satan romanı Ready Player One’ı sinemaya uyarlayarak içindeki geek çocuğun hala ölmediğini göstermiş oldu…

Ready Player One, son dönemde sıklıkla karşımıza çıkmaya başlayan sanal gerçekliği konu alan yapımlardan bir diğeri. Fakat gerek prodüksiyon kalitesi, gerekse konusunun derinliği nedeniyle bu konudaki yapımlar arasında en akılda kalıcısı olmaya aday olabilecek kadar iddialı bir yapım. 2045 yılında geçen filmde daha ilk sahneden bir ütopya değil distopya izleyeceğimizi anlıyoruz. Çeşitli teknolojik yenilikler göze çarpsa da asıl göze sokulan betonlaşmış yapılar içerisinde hapsolmuş insanlar… Sanal gerçeklik gözlüğünü takanın dahil olduğu sanal gerçeklik oyunu OASIS, tüm dünyayı esir almış. Öyle ki artık insanlar için gerçek hayat ikinci plana düşmüş ve OASIS daha önemli hale gelmiş… Hikayemiz ise oyunun kurusucu James Halliday’in (Mark Rylance) ölümüyle birlikte şekillenmeye başlıyor. Halliday, ölümünden sonra oyunda kazananın OASIS’i devredeceği şekilde bir yarışma düzenliyor. Tabii OASIS öyle bir noktaya gelmiş durumda ki OASIS’e hükmetmek demek neredeyse dünyaya hükmetmek demek. Hal böyle olunca bireysel insanların yanı sıra her türlü gücü kullanmaya hazır durumdaki büyük şirketler de bu hükümdarlık yarışına ortak oluyor…

Ready Player One’ı benzerlerinden ayıran, özel kılan temel faktör içerisinde barındırdığı nostaljik referanslar. Film boyunca özellikle 80’lere, 90’lara ait pek çok kült yapımdan sürprizlerle karşılaşıyoruz. Başka filmlere göndermeler sinemada sıklıkla gördüğümüz bir durum fakat OASIS’in yarattığı eşsiz evrende filmleri tekrar yaşamak, karakterleri tekrar görebilmek eşsiz bir sinema deneyimi. Üstelik göndermeler sadece sinemayla da sınırlı değil müzisyenlerden atari oyunlarına kadar çeşitlilik söz konusu. Back to the Future’daki efsane araba DeLorean’dan King Kong’a, The Iron Giant’tan Chucky’ye onlarca farklı popüler kültür ögesi filmin içerisine yerleştirilmiş. Tabii bunların hepsini filmin içerisinde yakalayabilmek en dikkatli sinema izleyicisi için bile çok kolay iş değil. Her tekrar izleyişte farklı detaylar keşfederek filmden ekstra tat alabilecek olmak filmin güzelliklerinden biri. Onlarca, belki yüzlerce referans arasında en dikkat çekicisi ise şüphesiz Stanley Kubrick’in ölümsüz filmi The Shining içindi. Bir The Shining hayranı olarak filmin dünyasına yapılan birkaç dakikalık tura bayıldım, Spielberg’ten Kubrick’e enfes bir saygı gösterisi olmuş…

Spielberg’ün kariyerinin en zor filmlerinden biri olarak nitelendirdiği filmin en büyük zorluğu gerçek dünyayla OASIS’in iç içe geçmesinden kaynaklanıyor. Elde çok zengin bir konu olduğu açık ama bu konuyu sinemaya dökmek hiç de kolay değil. Filmin bazı sahneleri adeta bir video oyunu izliyormuşuz havasında geçiyor ve efekt cümbüşü yer yer yorucu, takip etmesi zor bir hale gelebiliyor. Yine de Spielberg’ün bu kadar zorlu, başka bir yönetmenin elinde felakete dönüşebilecek bir filmin üstesinden başarıyla geldiğini söyleyebilmek mümkün. Her ne kadar süresi biraz gereğinden uzun hissettirse de, finalin fazla basit olması can sıkıcı olsa da…

Ready Player One’ın başrolünde 2012 yapımı Mud’daki başarılı performansı sonrası adına sıkça rastladığımız Tye Sheridan yer alıyor. Klasik bir nerd tiplemesi için doğru bir seçim olduğunu söylemek mümkün. Ona eşlik eden ve hayranı olduğum aktrisler sıralamasındaki yeri giderek yükselen Olivia Cooke ise benim için filmin en büyük artılarından biri oldu. “Bates Motel” ve  “Me and Earl and the Dying Girl” sonrası Olivia Cooke’un performansı yine oldukça iyiydi ve filme dahil olduğu andan itibaren filmi sevmek daha kolaylaştı. Bu filmle adını daha geniş kitlelere duyuracak olması da ayrıca sevindirici… Bridge of Spies sonrası Spielberg’ün değişmez isimlerinden birine dönüşmeye başlayan Mark Rylance, Halliday rolüyle filmde çok fazla gözükmese de yine filmin sevilebilir karakterlerinden birini başarıyla canlandırıyor. Filmde şirket başındaki kötü adam rolünü üstlenen Ben Mendelsohn ise rolünün tek renkliliği nedeniyle pek kendini gösterme şansı yakalayamamış.

Ready Player One, belki kusursuz değil ama ilgi çekici konusuyla, popüler kültür referanslarıyla donatılmış aksiyonuyla, hatta yer yer mizahıyla izlemesi keyifli bir bilim-kurgu. Aslolan gerçek dünyadır mesajını vermeyi ihmal etmeyen film, Spielberg’ün filmografisinde en üst sıralara yerleşebilir mi tartışılır ama akıllarda yer tutacak önemli filmlerinden biri olacağı kesin. Filmin görsel gücünü de göz önünde bulundurarak sinemada deneyimlemenizi tavsiye ederim…

Ready Player One

Ready Player One
8

Puan

8.0 /10

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: