Sürekli gelişen teknolojinin insan hayatına getirebileceği olumsuz yansımaları işleyen Black Mirror, şok edici bölümleriyle kısa sürede fenomen haline geldi. Pek çok yapıma da ilham kaynağı olan dizi, artık distopik bilim-kurgular için kıyas noktası oldu. Günlük hayatta da “Black Mirror’daki gibi” deyimi dilimize yerleşmeye başladı. Tüm bunlara karşın iki sezonluk İngiliz televizyonları macerasının ardından soluğu Netflix’te alan Black Mirror, geçtiğimiz üçüncü sezonuyla özellikle benim için hayal kırıklığı yaratmıştı. İlk iki sezonki yaratıcılığın epey gerisinde kalan ve seyir zevki olarak da pek bir şey vaat etmeyen üçüncü sezonu epey eleştirmiştim. Fakat yine kimilerine yaranamamış olsa da dizi, dördüncü sezonuyla birlikte ciddi yükselişe geçerek geçen sezonki vasatlığını unutturmayı başardı. İsterseniz tüm bölümler üzerinden teker teker, sırayla konuşarak devam edelim…

USS Callister (1. Bölüm)

Bir Star Trek parodisini andıran bölüm, aynı zamanda sezonun en iddialı bölümlerinden biri. Star Trek’ten fırlamışçasına, üstelik de bir hayli uzun sahneyle başlayan bölüm, bir anda yanlış diziyi açıp açmadığımızı kontrol etmemize neden oluyor. Neyse, çok geçmeden anlıyoruz ki Robert Daly (Jesse Plemons) adlı oyun geliştirici bir dehanın sanal gerçekliğindeymişiz. Daly, hayranı olduğu dizinin başrolünde olduğu bir evren tasarlamış kendine. İşin korkutucu boyutu ise bu evrene DNA’sını aldığı bireyleri bilinçleriyle birlikte kolayca dahil edebilmesi. Gerçek dünyada içine kapanık, asosyal bir adam olan Daly işe yeni başlayan Nanette’i (Cristin Milioti) bu dünyaya dahil etmesiyle birlikte olaylar gelişiyor…

Daha önce de benzerlerini görmüş olsak da USS Callister, kolayca kopyalanabilen bilinçler ve bu bilinçlerin kendi başlarına başarabilecekleriyle ayrışıyor. Jesse Plemons ve özellikle de How I Met Your Mother’ın annesi olarak tanıdığımız Cristin Milioti’nin performansı bölümü sevmeye katkıda bulunuyor. Vardığı nokta çok tahmin edilebilir olsa da, giriş kısmı bölümü yarıda kapatma isteği uyandıracak kadar tatsız olsa da bana kalırsa sezonun iyi bölümlerinden biriydi. Keşke 1 saat 16 dakika olmasaydı ve giriş kısmının daha kısa tutulduğu, sürenin daha makul kullanıldığı bir bölüm olsaydı.

8.5/10


Arkangel (2. Bölüm)

Jodie Foster’ın yönettiği Rosemarie DeWitt’in başrolünde yer aldığı bölüm, sezonun daha da iyi olabilecekken bu fırsatı kaçırmış bölümlerinden biriydi. Küçük bir çocuğun beynine yerleştirilen çip sayesinde çocuğu hakkındaki her şeyi tabletinden takip edebilen bir anne… Özellikle gözün önüne koyulabilen filtrelerin ilgi çekiciliği sayesinde bölüm kendisine bağlamakta zorlanmadı. Fakat bölüm ilerledikçe işler tahmin edilebileceği şekilde çığırından çıkmaya başladı ve izlemesi rahatsız edici bir hal aldı. Çocuğun büyüdüğünden sonraki kısım daha kısa tutulup bölümün etkileyiciliğinin yüksek olduğu noktalardayken vurucu bir şekilde final yapılabilseymiş çok daha iyi bir bölüm olabilirmiş.

7.5/10


Crocodile (3. Bölüm)

Bir cihaz aracılığı ile insanların hafızalarına bakabilen bir kadının, çeşitli insanlarla görüşmelerini izlediğimiz bölüm kağıt üzerinde sezonun iyilerinden olmaya aday olsa da işleniş olarak sezonun en kötüsü olmuş. John Hillcoat, çok kötü bir yönetim göstererek bölümü batırmış. Giriş sahnesi dışında hiçbir anından keyif alamadığım bölüm, benim için sezonun açık ara en kötü bölümüydü. İyi bir fikre sahip olmasına rağmen…

5/10


Hang the DJ (4. Bölüm)

Televizyonun ünlü yönetmenlerinden olan ve The Sopranos, Boardwalk Empire gibi dizilerle tanınan Timothy Van Patten’ın yönettiği bölüm, sadece bu sezonun değil dizinin genelindeki en iyi bölümlerden biri…

İnsanların kendilerine en uygun eşi bulacakları vaadiyle yola çıkan bir uygulama var merkezimizde. Uygulamanın katılımcıları uygulamanın dediklerine birebir uyuyorlar, uygulamanın önerdiği kişilerle uygulamanın önerdiği süre çerçevesinde birlikte oluyorlar. Uygulama buradan veriler topluyor ve en sonunda en doğru kişiyle nihai eşleştirmeyi yapıyor. Bölüme Frank ve Amy’nin buluşmalarıyla başlıyoruz. Her ikisi de uygulamayı ilk kez kullanıyor ve ilk buluşmadan birbirlerinden etkileniyorlar. Fakat bu birliktelikleri uygulama tarafından kısa sürede bitiriliyor ve ikisinin de uygulama tarafından farklı ilişkilere yelken açmalarını izliyoruz…

Harika yazılmış, harika yönetilmiş bir bölüm Hang the DJ. The Smiths’in Panic şarkısından adını alan bölüm, finalini de bu şarkıyla yapıyor. Bölüme yakışır harikalıkta bir final…

9.5/10


Metalhead (5. Bölüm)

Sezonun en kısa süreli bölümü oluşuyla (41 dakika), siyah-beyaz görüntülerden oluşuyla, çok az karakter ve replikten oluşuyla sezonun en aykırı bölümü olan Metalhead ile ilgili beklentim epey düşüktü. Sezonun en kötüsü olduğuna dair yorum ve puanlar görünce beklentiyi düşürmüştüm ve hatta izlemek için en sona atmıştım. Fakat beni sağlam yanıltan bir iş buldum karşımda. Evet, belki Black Mirror bölümü gibi değildi, zeki robotlar yeni bir düşünce de değildi. Fakat öyle iyi yönetilmiş, sağlam bir gerilim vardı ki soluksuz izledim.

8/10


Black Museum (6. Bölüm)

Bir saati aşkın süresiyle sezonun uzun bölümlerinden olan Black Museum, birbiriyle alakalı üç hikayeyi birden ele alıyor. Daha önceki bölümlerden aşina olduğumuz fikirlerin farklı versiyonlarıyla dizinin geçmişine bir bakış niteliğinde olan bölüm, felaket şeklindeki sonuçları nedeniyle yasaklanan ürünlerin sergilendiği bir müzede geçiyor. Özellikle bilincin farklı yerlere hapsedilmesi konusuna yoğunlaşan bölüm sezonun en rahatsız edici bölümlerinden biri olma özelliğini taşıyor.

8.5/10

Anlayacağınız bir önceki sezon acımasızca eleştirdiğim, gözümden düşen Black Mirror’ın dördüncü sezonunu bir bölüm dışında pek sevdim. Özellikle Hang the DJ’e hayran kaldım. Dizinin henüz resmi olarak onaylanmış bir beşinci sezonu yok ama gördüğü yoğun ilgiye bakılırsa daha uzun yıllar Black Mirror bizimle olmaya devam edecek gibi, bu sezonki kalitede kalmayı başarabilecekse olsun da zaten…

Black Mirror 4. Sezon

Black Mirror 4. Sezon
8.4

Puan

8.4 /10

1 Yorum

  1. Danger UA

    Arkangel, Crocidile ve Metalhead kötü bölümlerdi. Özellikle Metalhead çok kötüydü bence. Ama diğer 3 bölüm gerçekten kaliteliydi.

    Cevapla

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: